10 Mart 1939 Tarihli Son Posta Gazetesi Sayfa 7

10 Mart 1939 tarihli Son Posta Gazetesi Sayfa 7
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

' Sinemanın en şık san atkârı vaktile çiftlik yanaşması idi Gene bu san'atkâr kıyafetinin pejmürdeliğinden dolayı sinem-da rol alabildi "Meşhur san'atkâr Adolphe Menjou A- merikan terziler cemiyeti azası tarafın - dan (sinemanın en iyi giyinmesini hilen, n şık san'atkârı) olarak seçilmiştir. Bu gBan'atkâr «on bir» defa bu payeyi ihraz ' ŞAdolphe Menjou'nun elbise dolabında kostüm, şapka, fotin, kravat olarak iki bin parça bulunmaktadır, Adolphe Menjou'yu çokları Fransız sa- ( | nir. Halbuki Amerikada Pittsburg şehrin-: | de doğmuştur. Babası Fransız muhaci.rîı | Edi... Amerikada iş bulduktan sonra bir İrlandalı kızla evlenmiş, karı koca bir lo- ikanta açmışlar, işleri pek yolunda git - miş, bu arada Adolphe dünyaya gelmiş - tir. Adam çocuğuna sağlam bir tahsıl werdirmek istemiş, mühendis olması için ikendisini San'atkârın hayatı tıpkı bir masal gibi - Gir ve masal da bundan sonra başlamak- tadır. — Tam bu sıralarda lokantanın işleri bo- mülur, Adolphe tahsilini yarıda bırakır we Cleveland'a avdet eder, Nevyorka gi - dip aktör olacağını babasına söyler. Üniversiteye — göndermiştir. Cebinde on dolar iİle Nevyorka varır. Bir hayli uğraştıktan sonra civardaki çiftliklerden birinde bir iş bulur. Orada âneklenden süt sağma vazifesini alır. O kadar muvaffak oluz ki iki üç gün sonra kapıdıştırı edilir. Yeniden bir iş aramağa Koyulur. Gene bir çift'iğe gider. Çiftlik sahibi ile araiarında şu muha - vere geçer: — Ne yapmasını bilityorsun?.. " — İnek sağmaktan başka her şey elim- Gen gelir. Bu cevab çiftlik sahibinin o kadar hü- guna gider ki Adolphe'u ahkoyar ve ona Büöt dağıtmak vazifesini verir. Üç hafta bu işe devam eder, Birkaç do- lar biriktirir. Brodway'a — yollanır O - rada hemen iş bulamaz. Geceleri gizlice parklardaki sıraların üzerinde uyumağa başlar. Nihayet bir gün Vitağgraf kum - panyasına müracaat eâer ve figüranlığa talib olur. Açlık ve sefalet bu. Adölphe bir karış sakalla her gün kapıda verile . eek rolü bekleyip durur, Bir gün müdür Adolphe Menjou, Con Barimor ile beraber — Tam aradığım karma karışık bir su-| rat! Hemen angaje adiyorum... Günün birinde gsinemanın «en şık» san'atkârı sıfatmı kazanacak olan  - dolphe Menjou böylece pisliğinden dolayı 1 sinemada rol almağa başlar. Bu sırada Harbi Umumi patlak verir. Gönüllü ya- zılır. 1918 senesinde İtalyan cephesinde yüzbaşı olur. Harbden sonra Hollywooda avdet eder. Ona küçük roller verirler. Bir akşam lokantatdta Charlie Chaplin ile Peggy Yoyce'in yanındaki masada yer a- lır. O günlerde Charli!le yeni çevirecek ol- duğu (Efkârı Umumiye) fiilmi için baş rolü yapacak bir san'atkâr — arıyormuş. Peggy ona Adolphe Menjou'yu gösterir ve takdim eder, Birkaç gün sonra Charlot, Adolphe'u davet eder ve rol kabul edip etmiyeceğini sörar. Adolphe yekten haftada 500 dolar İs | ter, muvaffak olur ve bu rolü alır. Bu film sayesinde de meşhur olur. O zamandanberi nice nite san'atkâr - ların şöhretleri söndüğü halde Adolphe hâlâ beyaz perdenin en çok sevilen sima- larından biridir. Cary Grant ile Jean Arthur Her ikisi de Âmerikanın en güzide si« nema san'atkârlarından olan Cary Grant ile Jean Arthur yakında birlikte bir film çevireceklerdir. Bu filmin ismi «Plane No. 4, dür. Malüm olduğu Üzere Cary Grant büyük Amerikan film kumpanyalarından Co - onu görür ve der ki: Beyaz perdenin en gözde erkek yıldızlarından olan Robert Taylor «Coşkunlara isimli yeni bir film çevirmeğe başlamıştır. Bu filmde güzel san'atkâra Maureen O'Sullivan partönerlik yapmaktadır Resimde her iki san'atkârı bu filmin hbir sahnesinde görüyorsunuz, : Robert Taylor yeni bir film. çeviriyor lumbiaya mensub bulunmaktadır. gün evvel bütün şeridleri ve düğmeleri köprü, Keşan, Meriç, BN Fransanın mlldai plânlarını satmıya kalkışan bahriyeli Genç casus nasıl kurşuna dizildi? Ajanslar bundan birkaç ay evvel Fran- sız bahriye zabitlerinden Mare Aubert is- minde bir gencin Fransız bahriyesi mü - dafaa plânlarını bir ecnebi memlekete satmış olmak suçile tevkif edildiğini bil- dirmişlerdi. Casüs Aüubert'in muhakemesi mahkü - miyetle neticelenmiştir. Mahkümun a - vukatları kendisi için af taleb etmişlerse de böyle bir cürüm affedilemiyeceği için mahküm Martın altıncı günü kurşuna di- zilmiştir. Fransız gazeteleri bu hususta şu taf - silâtı vermektedirler: Şafak sökerken, mahkümun dar hücre- sinin kapısı açılmış ve kapı açılır açıl - maz mahküm hemen yerinden kalkmış - tır, Fakat yüzünün çizgilerinde en ufak bir telâş izi görülmemiş, sükünetini muha - faza etmiştir. Rahib kendisine birkaç söz söylemek is- teyince: — Biliyorum., biliyorum, bana cesaret telkin etmeğe beyhude çabalıyorsunuz, cesaretimi kaybetmiyeceğim! demiştir. Mahküm böyle söyliyerek yatağının a- Mare Aubert yak ucundaki elbiselerini almış ve alelâ- cele giyinmiştir. Bu üniformaların bir. sökülmüş bulunuyordu. Mahküm on beş gündür tıraş olmamış ve yıkanmamış ol- düğu için çok sararan yüzü toprak ren - ginde ve korkunç bir şekilde idi. Sabık bahriye zabiti 2000 bahriye ef - radı Senegalli ve müstemleke askrleri ö- nünden geçerek kurşuna dizileceği saha- ya gitmiş; oraya kadar cesaret ve sükü- netini kaybetmemiştir. Yalnız gözünü bağlamak istedikleri vakit mukavemet göstermek istemiş, birkaç anlaşılmaz. söz söylemiş ,fakat iki bahriye neferi göz - lerini bağlamışlardır. Biraz sonra memleketinin müdafaa plânlarını satmağa kalkışan bedbaht genç idam tahtasının önünde yere yuvarlan - mıştır. Bir bahriye zabiti yanına kadar gidip şakağına tabancasını dayıyarak ona son kurşunu sıkmıştır. Casusun ihtiyar annesi günlerdenbeari oğlunu görmek için bütün makamata mü racaat etmiş, fakat kendisine bu müsaa- de verilmemiştir. Bedbaht kadın idam günü Toulousedan uzaklaştırılmıştır. Casusun cesedi anasına teslim edilme- miş, bir mezarlığa götürülüp bir çukur içine atılıvermiştir. Trakya için iki aygır daha satın alındı Edirne (Hususf) — Vilâyet aygır de- posu için 963 Jira mukabilinde biri A- rab, diğeri Karacabey nanyüs atı ol - mak üzere iki aygir satın alınmış ve E- dirneye getirilmiştir. Bu suretle Edir- ne aygır deposu mevcudü 7 aygır 2 merkebe iblâğ edilmiştir. Ayni zaman- da bu yıl vilâyetin 12 merkezinde a - şım durağı açılması kararlaştırılmış o-. lup bu duraklara Karacabey harasın- dan damızlıklar getirilecektir. Aşım durağı açılacak yerler arasında Uzun - İpsala, Havsa erkezleri bulunmaktadır. Beynelmilel yankesici Ali Rıza “Son Posta,, ya hayatını anlattı Yankesicinin Belçikada bir günde tramvay yolcularından 60 düzdan çarptığı Sordum: — İşleri büyüttüm diyorsün amma, lüzumundan fazla büyütmüşsün! Bak- sana, Türkiye hududları bile sana dar gelmiş; beynelmilel olmuşsun! Ali Rıza içini çekti. Sonra: — Bu sözünüz, suratıma inen bir to- kat gibi, dedi. Beynelmilel olduk da a- dam mi: olduk sanki? İçinde yuvarlan- dığım girdap, bütün hayatımı mah - vetti. Bu işlerin sonu var mı? Yaok! — Mademki bunu biliyordun? — Aklım şimdi bâşıma — geldi. Yani neden sonra?! Meşhur Lâle Stelyoyu duvmuşsunuzdur. — Hayır! — Canım, sen de kimseyi tanımıyor- sun, ağabey! Lâle Stelyo hırsızların pi- ridir. Kurtuluşta apartımanı bile var - dı. O bile, hapishanede ölüm döşeğine girdi. Bizim âkibetimiz — böyle: Kirli bir yatak, soğuk taş oda ve bin bir a - zab ile can çekişmek! Size tabif palavra gelir, lâkin söyli - yeceğim: Ben, içli bir insanımdır. Her parâ alışımda hem memnun o - lurum, hem de müteessir. Hattâ sı - vışmadan cüzdanını çarptığım işin farkına varır da ağlamağa — başlarsa, dayanamaz, malını iade ederim. — Nasıl? Kendi elin ile mi? — Böyle yapayım da herif yakama yapışsın, öyle mi? Cüzdanı yere atar, sonra sahibini dürterim: — Bak birader. Düşürmüşsün, gibi- lerden. O da hayır duayı esirgemez benden! — Bu hikâyeye pek inanamadım A- li Rıza! — Sor, beni tanıyan bütün sabıka - lılara.. evet, demezlerse — gençliğimin hayrını görmiyeyim! Kalbi, rikkatli a- damımdır ben. Kodesde idim. Mevsim kış idi. Dışarda buram buram kar ya - ğıyordu. Gazete, kitab okumakla va- kit geçiriyordum ve zaman zaman da- racık pencereden dışarıya bakıyor, za- vallı serçe kuşlarının karların üstünde Cıvıl cıvıl, fakat aç dolaşmalarını sey- rediyordum. Dayanamadım, serçelere ekmek atmağa başladım. Maskaralar alıştılar... Aklıma esti, bunlardan bi - rini içeri alayım, dedim. Pencere, ka- pak gibi açılıp kapanıyordu. — Kenara koydum ekmek kırıntılarını... Sonra i- pı bağladım pencerenin ucuna, bekle - dim serçeleri... Derken, biri ekmeğe yanaştı. Koyuverdim ipi, kaldı içeri - de. O, çıpma dusun, yakaladım kana - dından... Sevdim, sevdim. Bu sırada gardiyan, beni, aşafıya çağırdı. Serçe- yi kaçmasın diye ekmek dolabına koy - dum, havasızlıktan ölmesin fikrile de kapağı aralık bıraktım. Dönüşte bir de ne göreyim? Zavallı kuüş, çırpına Çır - pına ölmüş! O kadar kederlendim ki saatlerce gözyaşı döktüm! İşte, bu yufka yüreklilik yüzünden âşık da oldum. Sevgilim de felâketze - de bir kızcağız. Anası, babası ölmüş, Kabarede artistlik yapmak mecburi - yetinde kalmış. Onu, çıkardım oradan, aile yapayım kendime diye. Zaten, ne- damet getirdiğimi söylemiştim. Çocuğa da çok meraklıyım. Gelgelelim, işin ça pan oğlu tarafına: Ya o yavrucak, ya - rın, beni demir parmaklığın arkasında görürse”?! ; Ali Rızayı âdeta teselli etmek mec - buriyetinde kaldım. Sonra: — Araya lâf girdi, — beynelmilellik bahsini yarıda bıraktık, dedim. Söy - le bakalım, Avrupayı dolaşmak aklına nereden geldi senin? Ali Rıza güldü: — Onlardan da buraya düşenler olu- yordu, tabii... Birkaçı ile tanıştım, sor- dum: — Sizin taraflarda kodese düşersek ekmek var mı? — Var? — Sopa? — Yok! z Türkiyeye gelen Avrupalıları da, bi- zim san'at bakımından birkaç kere yok lamıştım. Tecrübelerim göstermişti ki olmuş Aii Rıza herifler avalın avalı. İşte, bu görgü ve malümattan sonra valizi sırtladığım gi- bi soluğu Yunanistanda aldım. Oradan Fransaya, Belçikaya, Almanyaya, İs - panyaya ve Lehistana geçtim. Bir ara da Şark turnesi yaptım: Mısır, Suriye, İrak... Alj Rızanın izahatı — arasında geçen <ekmek, sopa, aval ve Şark — 'urnesir sözlerine gülmekten kendimi alama - dım. Onun birkaç cümleye — sığdırdığı serseri hayatında, kim bilir, ne mace - raları vardı. Bunları merak — ediyor - dum. Fakat, Ali Rıza, istediğim nokta- lara pek yanaşmıyor: * — Sizin gibiler ile ihtiyatlı konuş -- malı, diyordu. Bir gevezelik yüzünden, başıma yeni bir sabıka çıkar! — Nasıl yeni bir sabıkâ? -— Gizli kalmış bir işi söyleyiveri - rim, sen de «Son Posta» ya çırpıştırır- sın, Haydi Ali Rıza — içeriye! İyisi mi, tut dilini, kıstırma kuyruğu Ali Rıza! Güç hal ile, endişesini giderdim. Son ra, kerdisine, yaptığı işlerin rekorunu sordum! — Bir günde ne kadar cüzdan aşır - dın, Ali Rıza? — Ne kadlar canım istediyse! — Kaç tane, canım? Beş mi, on mu! — Niyete bağlı. Yalnız, Brükseldea iken çalışkanlığım tuttu bir gün, sa « bahtan aksama kadar bütün tramvay- larda işledim! Geceleyin, meyhaneda dinlenirken bir muhasebe yaptım. — Ne tutmuş idi yekün? — Allah seni inandırsın, tam 60 ta ne! — Biraz mübalâgalı gibi geliyor ba: na: — Ne için yalan söyliyeceğim, ca - nım? Geçmiş şeyler bunlar. Zaten, bü* tün mesele nedir, biliyor musun? Kar- şındaki adamın yaş tahtaya basıp bas « mıyacağını kestirebilmek, işte bu ka - dar! — Nasıl anlarsın onu? — Eh, bu işlerde biraz psikolog ol - mak lâzımdır. Yankesici, bir an içinde kimlerin cüzdan vereceğini tayin ede- bilmelidir. Senin anlayacağın — evvelâ göz ustası, sonra da parmak! — Beni.nasıl buluyorsun? — Dışarıda ne biçim gezdiğini gör “ medim ki! — Buradaki gibi. — Yaramazsın bize! — Neden? — Böyle, hem yaramazsın, hem de adamın başını derde sokarsın! — Amma yaptın ha? — Vallahi böyle! Neden dersen, hem iğnenin deliğinden Hindistanı seyre - diyorsun, hem de dalgada imiş gibi du- ruyorsun! (Ali Rızanın bu sözlerine rağmen, yanından ayrıldıktan sonra, bütün ceb lerimi muayene etmekten kendimi a - lamadım! Çünkü, onun pohpohlarından baba hindi gibi kabarıp, — cebdekileri kaybetmek de vardı hesabda!) (Devamı 10 uncu sayfada) v L7 Bo e - — ——— —— | * çi —w

Bu sayıdan diğer sayfalar: