14 Aralık 1937 Tarihli Son Posta Gazetesi Sayfa 7

14 Aralık 1937 tarihli Son Posta Gazetesi Sayfa 7
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

BAL. a eli 5 Z AAAT İ Ş —aT | ven | toca | E S GA L LA L LA AAA F G AR A ü Y e “ Ben bir tımarhane kaçkınıyım!,, Yedi Belâ, Ayı Yusufa |seslendi: “Gel kaşınalım!,, Röportajı yapan: — 51 — Çinde düne kadar on üç kişi oturdu - Sumuz dört karyolalı odaya götürüyor. Geldiğimi görenler: — Geçmiş olsun, geçmiş olsun! diye *tafımı sarıyorlar. Karnik: — Faruk, gel yatağa uzan, diyor. Hakikaten uzanmağa ihtiyacım var. €r tarafım buz kesilmiş titriyorum. b_Karniğin yatağına yatıyor, inler gi - : — Üşüyorum, diyorum. Kâni odadaki arkadaşların ceketleri- i topluyor, üzerime örtüyor. : | , Öğle yemeğinde uyandım. Yedi Belâ! "lehmed.le, Ayı Yusuf muayene olmuş- | *& Karnikde de bugün bariz bir heye- ah var, yerinde duramıyor. Mütema- dolaşıyor. Hakkı da var ya. Buğgün Hayrullah gelecek. Çocukcağızı ya Bursaya 'ğîe edecek, yahud da burada bıraka - — Keşki, diyor, keşki dün gece senin İterine gardiyanın başına tası ben ge- “Ieydim. — Neye? : — Neye olacak, bugün tımarhaneyi lı“liflarız:lıın. — Gene boylarsın. — Zannetmem, dün gece fena bir rü- Ya gördüm. — Ey bu rüyadan ne çıkar? — Ne mi çıkar kötü bir rüya gör - düm, İşim olmıyacak. avi çini gözlü adam gene ortada Ve gene sağdan sola dönüyor. Fakat bu- $ün daha sür'atli, hem de kollarını aç- Tuş olarak, Çocuk da karşısında onun- h efleniyor. | Yedi Belâ, Ayı Yusufa nasihat ve - Tiyor: — Gel pencerenin önüne, kaşınalım. Kâniye soruyorum: — Bunlar neden kaşınmak istiyor - 9 — Gardiyanlar görsün diye.. — Gardiyanlar görürse ne olacak? — Eroin içicileri harmanlaşınca kaşı- lar.. mideleri bulanır. Gardiyanlar h“îllan böyle görünce doktora haber ve- ler. Doktorlar da kendilerine içici ra- Tu verir. Böylece cezadan kurtulurlar. Saat iki oldu.. hâlâ Hayrullah hoca gel- i. Hepimiz pencerenin önünde onun Elmesini bekliyoruz. Karnik: — Daha vakit var diyor. Üçten evvel S2 Koridorda yabancılar peyda oluyor: — Kimler bunlar? — Bugün heyet var ya yaş muayene - ine gelirler.. Uzunboylu zayıf bir adam gözüküyor. ŞEYEt odasına giriyor. Arkadan doktor . Shri Can da içeri giriyor. Tanımadığım Yi kişi daha!,, — İçlerinde bir Hayrullah bey yok 'taşardiyan Niyazi heyet odasına bir lm dosyalar götürüyor. Hâlâ Hayrullah hoca görünürlerde İy:ek' Dışarıda bekliyenler birer ikişer Ti çağırılıyorlar. kıAz çok içerde kaldıktan sonra da çı - b gidiyorlar, Koridor - tenhalaşıyor, ' Iıîhayet kimseler kalmadı. Son yaban- îğhd& gitti.. ortalık kararıyor... anlaşı- dak'Haymllah hoca gelmiyecek, Oda - N ilerin hepsi sinirli.. zayıf bir hade- hîi“gri bir şapka ile bir baston getirdi. orların odasına götürdü. Karnik BAWİIlçle: Hayrullah Hoca geliyor, I)edi. Sordum: ! — Nereden bildin? > Sapkası ile bastonu geldi. Guall' ayak sesi, orta boylu, gözlüklü brydaklann kenarlarından kesik siyah B hmîîlı, gri ceketli, gri pantalonlu, ala- Mtarammş seyrek kır saçlı Fransız ka “Pa filimlerinde gördüğünüz ban- /| ÖÜrektörlerini hatırlatan bir tip, hız- - Diye beni taş hücreden çıkarıb bizim | Bu teklifin niçin yapıldığını sordum. Arkadaşlar - kestirip attılar: “ Gardiyanlar görsün diyel ,, Fçı-ııb Küçük (Tercüme ve iktibas hakin mahfumdurl | Adli Tıbbun kapısında lı hızlı geçerek heyet odasına girdi.. Herkeste bir sevinç.. — Geldi, nihayet geldi.. Çiririn! Zil, gardiyan Niyazi içeri girdi: — Semiha haydi doktora! Piyango dün gelen sarı saçlı kadın- da. Beş dakika sonra çıktı... İkinci bir zil sesi : — Eftra! Bizim karı içeri giriyor. Karnik sinir- li adımlarla gelib gidiyor.. — Acaba Hayrullah bey merhamet edecek mi? Bursaya gidersem sağlam ölürüm, Kâni sevinçli: — Artık yarın çıkacağım.. ister içici desinler, ister bilmem neci.. yeter ki |buradan kurtulayım. Burası hapisane- den de beter. Çini mavi gözlü dönüyor, dönüyor, dönüyor, dönüyor... | Ahmed donuk gözlerle bakıyor. Yedi Belâ ile Ayı Yusuf vücüdlerini yara yapacak gibi kaşıyorlar. Şerifle Muam- mer konuşuyorlar. Bizim odanın da kapısı açıldı, Niyazi — Haydi Kâni, doktora! Beş dakika sonra geldi. Ne oldu diye sorduk, anlattı: — Hayrullah Hoca, Kâni sen misin diye sordu. Evet, dedim, sen eröin içi- yormuşsun dedi. Hayır, dedim. Peki öyle ise git, dedi. Yarın çıkar mıyım de- dim, cevab vermedi. — Karnik, haydi doktora! Karnik dışarı fırlıyor., İçeride çok kalıyor. 5 dakika, 10 da- kika, 15 dakika çıkmiyor. — Günahtır be.. günahtır! Karniğin sesi bu. Ne oldu acaba? — Ne olur sanki Bursanın havası ya- ramaz deseniz? Mazhar Osmanda da dört ay yattım. Raporum var, isterse- DİZ Sorun.. Karniği ite kaka çıkarıyorlar. Kovuşa geliyor. Kanter içinde.. et- rafını alıyoruz: — Ne oldu? — Ne olacak, elimden bir şey gel - mez, dedi.. | Gardiyan Niyazi tekrar gözüktü. — Haydi küçük doktora, Çocuk çıktı. Karnik yatağına uzandı. Hazin hazin şarkı söylemeğe başladı: Tıbbı adli binasının etrafı kara İçindekilerin yüreği yara, Doktor Rıfkı beyden merhamet ara Yandım tıbbı adlinin elinden! Çocuk geri döndü. Gülüyor, oynu - yor, seviniyor, ellerini çırpıyor. — Yarın çıkıyorum. Yarın evime gi- diyorum. Bundan sonra ne uslu olaca- ğım, Kimsenin bir şeyciğini çalmıyaca- ğım, Ne sevinç, ne sevinç yarabbi! — Kim söyledi? — Gözlüklü doktor.. seni yarın evine göndereceğim, fakat bir daha yaparsan karışmam, dedi. — Faruk! Sıra senin, İşte umumi imtihan, Ya sınıf geçece- ğiz, ya ibka kalacağız. —- SON POSTA Muvaffakiyet kitablara bağlılıkla Eskiğehirdemi sorulan da şu: / — Muvaffak ola. cak meyım? Okuma çağında |olanların muvaf. larına olan bağlı- Ağırbaşlı bir genç Konya okuyucu- ; larımızdan — Şekib de — karakterinin tahlilini — istiyerek soruyor: — Memurum, ti- caret hayatınma ütt- lırsam — muvaffak olur muyum? Ağır — başlı ve hürmetkâr bir me- mur işine de sadık kalınca muvaffak ol- muş demektir. İhtiraslı emellerini tadil etmekle muvaffakiyet imkânlarını ço- ğaltmış olur. Bulunduğu işde kalmasını tercih etmelidir. Sokulgan bir tip Kuzguncuktan K, Vözlef soruyor: — Muvajfak o - lacak mıyım? Açıkgöz olanlar- la sokulganlar taş. tan ekmeğini çı- karmasını — bilen- lerdir. Menfaat te- mini — hususunda muvaffak olabilir. Mratay Güler yüzlü bir tıp Ankara — okuyu- cularımızdan Hak- kı da şunu — sörü yor: — Muvaffak ola- cak mıyım? Güler yüzlülük * ve sevimlilik mu- © vaffakiyet için lâ- zım olduğu kadar | da icabında şiddet ve kat'iyete ihtiyaç vardır. Son Poıta Fotoğraf tahlili kuponu | İsim DİKKAT Hi Fotograf tahlili için bu kuponlardan H 5 adedinin gönderilmesi şarttır, -— Ram bilâkis daha fazla.. odaya girdim, Ab - dal abdal iki tarafıma bakıyorum. Dün daktor Rıfkının oturduğu masa- ya Hayrullah Hoca olturmuş. Doktor Nuri gene daktilonun başında, Doktor Rifkı ayakta.. Dünkü sandalyeye oturdum, Çifte gardiyanlar arkama dikildiler, Hayrullah Hoca sik sık gözlerini acıb kapıyor, habire dudaklarını yiyor. Böy- lece 10 dakika kadar geçti. nihayet Hayrullah Hoca kımıldandı. Gözlükle- rini çıkardı. Hohladı. Mendilile camla- rını temizledi. Bir daha hohladı. gene sildi. Hareketi üç defa tekrar etti. Sonra başını kaldırdı, dikkatli dik - katli yüzüme baktı, tebessüm etti: — Faruk sen misin? dedi, — Evet!. — Pazartesi günü Harlayf pastane- sinde bir şeyler yapmışsın sen.. — Evet.. — Hatırlıyor musun? — Tamamile.. — Anlat bakalım nasıl oldu bu mese- le: — Nasıl olacak, basbayağı. (Arkası var) Yurddaş! Çocuğunun sağlam ve kuvvetli olma - sını istiyorsan ona bol, bol üzüm, incir, fındık, fıstık, portakal, elma, kayısı ye- dir. Heyecanım dünkünden aşağı değil;| Tarihi tedkikler: Eski Avrupa şehirleri düşünmezdi. Bu vazifeyi gören iki rükleyince h;pral ancak meydana * * * Sakaklar iğrenç bir mezbele halindeydi. Belediye yolları temizlemeyi suları ve domuzlardı. Bol yağmurun yaptığı akıntılar pislikleri sü- şey vardı ki bunlar da yağmur çıkardı. Başıboş gezen domuzlar da burunlarını pisliklere sokarak bir kısmını yerler, böylelikle temiz- liğe hizmet ederlerdi. Yazan: “Avrupaya seyahat edenlerimiz orada- ki şehirlerin geniş ve temiz caddelerine, parklarına, aydınlık binalarına, güzelli- ğine hayran olurlar. O kadar ki orâların temizliğini anlatmak için şu meşhur Türk sözünü söylüyenler çoktur: <Bal dök ya- la!.» Garbden bu hususta çok geride kaldı « ğımıza şüphe yok. Sokaklarımız dar ve pistir; caddelerimizde bile biraz yağmur yağınca serbest yürüyebilmek tam ma - nasile mümkün değildir. Bunların müm- kün olan hızla önüne geçmeğe çabalıyo- ruz. Bir gün bizim şehirlerimiz de garb- dekiler gibi olacaktır. Çünkü garb şehir- leri de tarihin bütün devirlerinde böyle değildi. Hattâ bundan üç dört yüz yıl ön- ceye kadar onların hali bizim bugünkü halimizden çok beterdi. * Eski Yunan şehirleri aydınlık ve gü - zeldi. Şarkta da oldukça ileri bir şehir - cilik vardı. İki bin beş yüz sene evvel (Babil) in birbirine amud caddeleri, gü- zel binaları, asma bahçeleri ve büyük meydanları meşhurdu. Romalılar devrinde de şehirler olduk- ça düzgündü. Hepsinde belediye nizam- ları vardı. Dokuz yüz senelerinde doğudan gelen Hün, Vizigot, Östrogot, Cermen, Vandal istilâları önünde bu şehirler harab ol - du. İstilâlar ve harbler dolayısile şehir - ler bir yığın enkaz haline gelmişti. Onun- cu asırda Paris, Örlean, Londra gibi şe - hirler döküntüden farksızdı. İstilâlar geçince şehirler yeniden ku - rulmağa başlandı. Bunların etrafları hep duvarlarla çevriliyordu. Bu yüzden ar - salar pek kıymetliydi. Evler sık yapılırdı. Sokaklar ve meydanlar için bir yer ay - rılmazdı. Bir sokağın iki tarafındaki ev - lerin çatıları bazan birbirine dokunacak gibi olurdu. Çünkü evlerin ikinci ve ü - çüncü katları, çıkmalarla genişletilirdi. Ortasından mnehir geçen şehirlerde köprülerin'üstüne bile evler yapılırdı. Sokaklar dolambaçlıydı. Çok zaman kaldırım bulunmazdı, karanlık olurdu. Çünkü her katı altındaki kattan daha çı- kıntılı yapılan evler, sokakların üstünü âdeta örtülü bir hale koyardı. Şehirde lâğımlar yoktu. Bunun her evin veya binanın pisliği sokağa dö- külürdü. Kasablar kayvanları dükkân - | larında keserler, kanlarını sokağa akıtır- lardı. Süprüntüler, yemek artıkları, pa - çavralar, kemik parçaları 'da atılınca so- kağın manzarası pek iğrenç bir hal alır- dı. Bunların arasında çocukların oynaş - tıkları, dilenci veya serserilerin bir şey- ler aradıkları, domuzların pislikleri de- şerek yaydıkları görülürdü. Bunları temizlemeyi kimse düşünmez- di. Yalnız, bunları temizliyen iki şey var- dı ki bunlar da yağmur suları ve domuz- lardı. Pol yağmurun yaptığı akıntılar pislik- leri sürükleyince toprak ancak meydana 'çıkabilirdi. Başıboş gezen domuzlar da burunlarını pisliklere sokarak onların bir kısmını yerler, böylelikle temizliğe hizmet ederlerdi. Kışın bu pisliklerin o derece zararı ol- mazdı. Fakat sıcaklar başlar başlamaz so- kakları iğrenç bir koku, bulut halinde si- nekler, her çeşid böcekler kaplardı. Çok geçmeden de hastalık başlardı. için | 1180 den 1223 senesine kadar Fransa| Turan Can kralı olan Filip Ogüst bir gün sarayının penceresinde otururken sokaktan gelen iğrenç kokudan az daha bayılacaktı. O sırada mezarlıklar, Şşehir için- de ve etrafı açık olarak yapı - bhrd. —Bunların yoldan farkı ol - mazdı. Çok zaman buralara pazar bile kurulurdu. Çünkü şehirde — mezarlıktan başka üstü ve etrafı açık yer bulunmaz- dı. Bu pislikler korkunç ve salgın hasta - lıklara sebeb olurdu. Bu hastalıkların başlıcası (veba) idi. Halk bu hastalığın * pislikten değil, Allahtan geldiğine ina - nırdı. Bunun için de mahiyetini bilme - dikleri günahlarını affettirmek için ki - liselere koşardı. Hastalıktan büyük şehirlerde günde bir kaç yüz kişinin öldüğü görülürdü. Bir veraset davası vyüzünden Fransa ile İngiltere arasında 1337 den 1452 ye kadar yüz on altı sene süren ve yüz sene harbi diye meşhur olan muharebe sırasında Fransa nüfusunun üçte biri kara veba - dan mahvolmuştu. Bu insan sayısı, bü - tün harb esnasında harbde ölenlerin sa- yısından daha çözsu Sokaklarda kaldırım ve yaya kaldırımı olmadığı gibi ışık da bulundurulmazdı. Akşam olunca her tarafa bir katran ren- gi çöker, dışarı çıkmak istiyenlerin fener taşımaları lâzım gelirdi. Esasen dışarı çık- mak da pek az mümkün olurdu, çünkü hırsizliklara, haydudluklara meydan ver- memek için her sokak başına kalın zin - cirler gerilirdi. Bazı senyörler akşam olunca sokaklar- da adamlar bağırtarak herkesi evine git- Mmiye mecbur ederler; ondan sonra çıkan- lar senyörün askeri tarafından yakalanır, cezalandırılırdı. Bu sırada sokakların pis- İikleri içinde köpekler, kediler, fareler sürü sürü dolaşırlar, boğuşurlar; sabaha kadar onların çıkardıkları hırıltılarla ho- murtular devam ederdi. Şehirlerin ve halkın başında veba ka- dar korkunç bir belâ daha vardı: Yan - İtfaiye teşkilâtı şöyle dursun, tazyikli ve akar su bile yoktu. Bütün sular ya ne- hirlerle ırmaklardan, yahud küyulardan alınırdı. Evler ahşab ve sık olduğu için küçük bir ateş bile az zamanda etrafa yayılır, çok zaman bir mahalleyi, hattâ bütün şehri cayır cayır yakardı. İşcilerin ateş. yakarak çalışmaları ya - saktı. Akşam saat sekiz veya dokuzda kiliselerin çanları bütün hızlarile acı acı çalınmağa başlayınca herkes evindeki a- teşi de söndürmeğe mecburdu. Bu sırada ışıklar da söndürülür, bütün şehir mut- lak bir karanlığa gömülürdü. Bunlara rağmen yangın sık sık olür- du. Dar, basık, bir kaç kat ve yarı ahşab binaları alevler büyük bir hızla sarar; bu arada insanların da cayır cayır yan - dıkları görülürdü. Daracık sokaklar yar- dımı güçleştirir; birbirine yaslanır gibi duran çatılar bir meş'ale gibi birbirinin ardından tutuşurdu. Yardıma koşanlar kaçarları, kaçanlar yardıma koşanları çiğner; yangının zararı yetmiyormuş gibi insanlar da birbirlerini ezerler; ortalığı büsbütün karıştırırlardı. Bu kadar ağır tedbirler alındığı, evler ve binalar çok sıkı hir surette kontrol e- dildiği halde meselâ Fransanın Ruen şeh- ri yirmi beş senede altı defa hemen he- men tamamile yanmıştı. Turan Can

Bu sayıdan diğer sayfalar: