« Ben bir tımarhane kaçkınıyım!,, kuruşa iki nasihat 15 Yahudi 15 kuruşumu aldı amma nasıl pabuç aşıracağımı ve pijamamın bol gelen pantalonunu nasıl düzelteceğimi de öğretti - Röportajı yapan: Faruk Küçük (Tercüme ve iktibas haklkı mahinadur! Eski bir temarhanede bir koğuş — Ö2 — Suad bey buranın pek hatıri sayılır 'müşterilerinden olmalı. Hemen yer gösteriyorlar. Oturuyor.. Mehmed sesleniyor: — Salamon, benim odadan fincanla cezveyi al, Suad beye güzel bir kahve Salamon buranın imtiyazlı iş gören * hastalarından olacak, Hemen dışarı fir- lıyor. Halil İbrahim soruyor: — Eh Suad bey.. anlat nasıl oldu? — Nasıl olacak, oğlanla kavga ettik.. kaldım sokakta. İş aradım, aradım bu- lamadım. Üç gün üç gece mezarlıklarda yattım. Baktım olacak gibi değil, öte- kinden berikinden rica ettim.. tren pa- rasını uydurdum.. kalktım buraya gel- dim.. Bey (*) in karşısına dikildim, e- tekledim.. — Ne var Suad bey? diye sordu. — Açım, çıplağım, Sen de dâdetmez- sen eğer ben kime feryad edeyim, de- dim, Beni baştan aşağı süzdü: — Git, dedi, Birkaç gün istirahat et. Sonra seni düşünürüz.. İçeri geldim. Allah tuttuğunu kolay getirsin. Bu zamanda bu kadar merha- metli adam az bulunur, Neyzen Tevfik de burada imiş. Ona da rica edeceğim, gitsin söylesin, bana Bey burada daimi — bir iş versin. 20 lira maaşa razıyım. Ol- mazsa hasta göstersin. Mehmed: — «Bey» in yerinde ben olsaydım, ,'ğeçen seferki hareketinden sonra seni buraya sokmak değil, bu semtlere bile yanaştırmazdım. — — — «Bey» âlicenabdir. Küçüklerin ku- surunu affetmek büyüklerin şanından- dır. Bu sırada salamon kahveyi getirdi. © Dalmışım . Bin babanın sırtına! Allahümme fırtına! Bin babanın sırtına! Ağır bir kontrbas sesile ve tuhaf bir. “ilâhi makamile söylenen bu cümleler beni uyandırdı. Birdenbire nerede ol- duğumun farkına varamadım. Beyaz karyolalar.. bir sürü adam. Ben nere- deyim acaba?.. Neden sonra kendime geldim.. tımar- — hanede olduğumu hatırladım. "Etrafıma bakınmağa, şu ilâhi sesinin nereden geldiğini anlamağa çabaladım. Karayağız iki hasta karyolaların ara- sındaki dar yoldan sık adımlarla gidip gelirken hiç durmadan ve makamı de- ğiştirmeden: — Allahümme fırtına! Bin babanın sırtına! Diye söyleniyorlar. Ne kadar uyumuşum bilmem, fakat vücudüm dinlenmiş. Biraz kalkayım, dolaşayım, dedim. Kalktım.. ayak ucumdaki pijamayı "aldım. Pantalonu ayağıma geçirdim. Mübarek iki Faruğu içerisine alır. Bu- |. nu nasıl giymeli? En iyisi değiştirme- li. Köşede oturan kıvırcık saçlı gardi- yana seslendim: — Bay gardiyan! Oldukca yumuşak' bir sesle cevab verdi: F*) «Bey» Maz'!iıir-Osman üstadımı- za üımarhanede verilen isim. I — Ne var? ' — Şu pijamaları değiştir rica ede- Tim. — Pijamalarin nesi var? — Çok büyük, ben de çok küçüğüm, olmuyor... — Büurada kendine göre ölçü üzerine pijama bulacağını mı zannediyorsun? Büyük müyük, geçir sırtına! — Bacakları çok uzun. — Kıvır! — Kemeri çok geniş. — Bağla! — Ne ile?, — Onu da bana sorma, bir şey bul, bağla! — Canım, bağla demek kolay.. fakat buraya ben bugün geldim. Ne olur bir şey bul.. — Ben bir şey bulamam. Kendin uy- dur. Bizim konuşmamızı uzaktan uzağa dinliyen Salamon yanıma geldi: — Bana yedi buçukluk bir siğara al- dirirsan, sana bir akil öğretirim, dedi. Vay Yahudi vay. Tımarhanede bile ticaret fırsatmı kaçırmıyor. Aşkolsun. Satacak aklından başka malı olmadığın- dan tımarhanede de bunun nadir oldu-. ğunu düşünerek buraya gelmiş ticaret yapıyor. — Peki, akıl öğret, aldırırım.. — Evvelâ aldirt, yahud parasini ver. Sonra akil oğreteyim.. — Şimdi bende bozuk yok.. lira var. — Sen ver. Ben Mehmed efendiye -bozdururum. — Canım bana emniyetin yok mu? — Kuzum kardeşim, emniyet mesele- sini bu işe kariştirma. Aliş veriş baş- ka, emniyet başka, Ver parayi.. öğten akli.. — Sonra versem ne olur? — Sona kalan dona kalir.. — Sana bir şey söyliyeyim mi, ben sa- na yedi buçukluk değil.. bir on bir bu- çukluk sigara alırım, Fakat bir şartla. Medeni cesarete fazla yer vermelidir . Edirneden Er - doğanın suali de u: — Muvaffak o - lacak miyım? * İnsanlara daha 'ziyade — sokulmak ve medeni cesa - rete daha ziyade —- vermek icab eder, Haa Sevgiler daima mukabele görür Pangaltıdan Sof- | luyor: ; — Sevilecek mi- y'im, muvaffak Ü . lacak miyim? İstical etmemek ve sık gönül de « ğiştirmemek şçar « 'tile sevgiler dai - ma mukabele gö « rür. SARAN Şakacı bir genç Tophaneden Me- cit imzalı okuyu - cumuz da karak « terinin tahlilini is- tiyor: Hayata, pişkin ve olgün gözlerle bakanlar az kızar- lar ve küçük mu - vaffakiyet- lerden büyük fay- dalar temin edebilirler. Arkedaşlarla şa - kalaşmak, eğlenceli vakit geçirmek ar - zuları, hayata muhabbeti çoğaltır. aa Fikri inkişafa ihtiyacı olan bir genç Bandırma oku - yucularımızdan Şi nüasi söoTuUyYOT: — Muvaffak o'- lacak miıyım? Hayale ihtiyacı blan meslekler uğ- rundaki hareket - ler, kendi sahasın- daki muvaffaki - yetleri temin e - derse de gene fikrf inkişaflara lüzum vardır. £o Foa' Fotoğraf tahili kunonu -!im Kime Ve 6 aa " g ;IA:"reı AD G S Ee e Dd Fotograf tahlili için bu kuponlardan (l İf & adedinin gönderilmesi şarttır. V — Neymiş o şart ? — Bana bir de pabuç bulacaksın. — Ben pabuç bulamam. Fakat bunun için da sana akil veririm. Veririm ama, iki paket yedi buçukluk sigara a'irim. Oldu mu? ba — Pekâlâ... — Ver bakalüm paralari.. — Ver seksen beş kuruş... — Sen ver lirayi.. Verdim. Gitti, biraz sonra geldi.. sek- sen beşi verdi.. sonra: — Giy bakalüm şu pantalonu..” Giydim. — Kivir paçalari Kıvırdım. — Kalk bakalüm ayağa. Kalktım. Pijama pantalonunun kemerini tut- tu.. ucunun iki tarafından düğümledi.. sonra: — Giy bakalüm şu caketi, dedi. Giydim. r — Kivir kollarini. Kıvırdım. — Yordun mu, nasil oldu? Hakikaten oldu ama, ah bir ayna ol- sa kendimi görsem. Kim bilir nelere döndüm? ' Sordum: — Pabuçlar, hani pabuçlar? — Bak, pabucu olan hastalar yatak- | !kiz kişide pabuç vardir, |gibi girip çıkıyor. Sigara içiyor.. dolaşa- larinin altina saklarlar. Burada yedi se- Şu köşedeki | karyolanin altında da pabuç var, sahi- bi uyuyor.. onu aşir.. yeçir ayağina! — Sahibi istemez mi? — Babasinin mali değil a.. kafa tut.. daha olmazsa bir işaret yap. Senin ol- duğu nereden belli diye sor. Cevab ve- remez, : Dediğini yaptım. Yataktan kalktım. Korka korka söylediği yatağa yaklaş- tım.. usuletle ayak ucunu kaldırdım.. pabuçları aldım.. ayağıma geçirdim. Bunları yaparken çektiğim heyecanı bir ben, bir de Allah Bilir. Ha yakala- dılar, ha yakalıyacaklar, diye ödüm patladı. Halbuki sanki yakalanırsam ne olurdu? Bunu bildiğim halde kork- tüm vesselâm. Koridora çıktım. Oooh.. burası kafes dahilinde amma serbest.. insan istediği biliyor. * Dolaşırken palabıyıklı, hâki cübbeli, yeşil takkeli Yusuf peygamberle karşı- laştık. Omuzumdan yakaladı: — Gel bakalım kâfir. Korkmadım dersem, yalan olur. Kork tum. Fakat bakalım ne yapacak diye meraktan çatlıyordum. —'Yürü! (Arkası var) | Tarihden sayfalar : Birinci Muradı, kazandığı Bir kahramanlığın içyüzü zaferden sonra muharebe meydanında öldüren Sırp asılzadesi, bu işi bir kadın yüzünden yapmıştı 1389 senesinde birinci Murad kuman- dasındaki Türk erdusu Kosva sahrasında kendisinden bir kaç misli kalabalık olan büyük bir haçlı erdusunu berbad etti. Fakat bu zafer padişahın — hayatına maloldu. Çüntü, meseliâ Solakzade tari- hine göre «padişah harbden sonra yara- llar arasında dolaşırken birdenbire Mi- loş Kapiloviç adında bir Sırb asılzadesi, ölülerle oradaki Türk askerleri arasından kendisine yol açtı. Çavuşların ve padi - şahı muhafazaya memur askerlerin ara - sından geçerken mühim bir sır haber ve- receğini yüksek sesle söylüyordu. Sul - tan Murad, onun kendi yanına gelmesi- ne engel olunmamasını emretti. O za - man Sırblı, Palişahın ayaklarını öpecek gibi dizüstü çökerek hançerini kalbine soktu. Muhafızlar katilin üstüne hücum ettiler. Miloş çok kuvvetli ve çevik ol - duğundan bir kaçını öldürdü. İnanılmı- yacak derecede uğraşarak üç defa mu - hacimlerin ellerinden kurtu!abildi. Lâkin nihayet nehir kenarında bırakmış oldu- Bu atına yelisemiyerek ve üzerine sal - dıranların çotluğuna karşı yenilerek ye- re düştü; öldürüldü.> Miloş Kaploviç Sırblılarca milli kahramandır. Onun yaptığı işten — Sırb milleti hiç bir fayda görmemiş, sadece padişahın öldürülmesile kalınmıştır. Zi - ra ölen padişahın yerine daha yamanı gelmiştir. Bur" râğmen hatırası her za - man hürmetle anılır; padişahı vatan ve milletine karşı Guvduğu çok yüksek ve büyük sevgiden do'ayı öldürdüğüne ina- nırlar. Bu inanış hizi alâkadar etmez. Fakat işin bir de içyüzü vardır ve bunu da ta- rihler yazar. Bundan anlaşılıyor ki Mi- loş Kapiloviç tenüz vatan ve millet mu- habbeti olanyan bir aevirde istisna sa - yılacak adam değildir. O da bütün orta zaman şövalyeleri gibi krala ve şahsi gururuna bağlı bir insandı. Hattâ onu bu harekete sevkeden kuvvet krala olan sev- gisi değil, bir kadın kavgasıdır. Hiç de - ğilse hu işte de bir kadın büyük rolü oy- namıştır. - bir * Sırb krah Lazarın iki kızı vardı. Bun- iardan birinin adı Vukaşava, diğerinin adı Mara idi. Kral Lazar bu iki kızını Sırbistanın en tanırmış şövalyelerinden ik:sine vermiş- | ti. İkisi de kocalarını çok seviyorlardı. Çünkü onları beğeniyorlar ve diğerle - rinder üstün buluyorlardı. O kadar ki iki kız kardeş sık sık bir - birlerile mün—kaşa ederler, her biri ken- di kocasının daha cesur, daha usta ve iyi olduk'arını sâylerlerdi. Bir gün bu münakaşa büyüdü. Miloş Kapilaviçin karısı Vukaşava, Brankoviçin karısı Maraya kızdı. Bir tokat vurdu. Mara kocasına şikâyet etti. Kocası bu basit prenseslerin manasız kavgalarını Yazan: Turan Can — Maraya atılan tokattan dolayı tar - ziye isterim!' Dedi. : Miloş tarziyeyi vermedi. Kral bunu ha- ber aldı. İki ânmadının arasındaki ihtilâfı halletmek için orta zamanlarda âdet ol - duğu gibi bir düello teklif etti. İki taraf kralın önünde ve at üstünde düello ettiler. Cesur, çevik, kuvvetli ve usta olan Milaç bacanağını yendi. Böyle- likle tarziye vermekten kurtuldu. Üstelik Maradan basta FErankoöviçi de hakir mevkie düşürdi:. Brankoviç bunu bir türiü affedemiyor- du. Sılâh küvvetile yaparnadığını uygun- suz Vasıtalarla, yani iftira ile yapmak is- tedi. . O sırada Türkler Balkan yarımadasın- da durmadan topraklarını genişletiyor- lardı. Sırb kralı Lâzar Bulgar kralı ile birleşmişti. Tirklere karşı koyacaktı. Fa- kat bırinci Murad vakit geçirmeden Bul- gar xralmı yola getirdi. Sonra Laâzarın Üüstüne yürüdü. Brankoviç krala şu kaberi verdi: — Miloş Kaviloviç Türklerin casusu - dur. Gizlice onlarla birleşmiştir ve bize hiyanet ediy”r. Minareyi çolan kı'ıfını hazırlar. Bran- kaviç de bir tal!ım vesikalar veya şahid- ler uydu:muş ciacak ki gerek kral ve ge rek Sırb asılzadeleri bu ithama inandı - lar. Bununla beraber kral damadını der hal cezalandırmaıyordu. Sadece onu göz hapsinde tutuyordu. Kosva ovasındaki ö meşhur ve büyük harbden bir gün evveldi. Sırb kralı Lâ - zar.bütün asılzadelere mükellef bir ziya- fet çekti. Bu ziyafette Mileş da vardı. Zi- yafet şen geçivordu. Çünkü hepsi de za- ferlerinden emin bulunuyorlardı. Kendi- lerinden bir ktaç misli küçük bir ordu - nur karşısınta mahvolacaklarını hayal - lerine, uzak bir ihtimal olarak bile, ge - tirmiyorlardı. Kral 1.azar, ziyafetin eni tatlı zamanın- da istraviça denilen tasa doldurulmuş ©- lan şarabı M'loş Kapilovice uzattı: — Her ne kadar serin bize hiyanet et. mekte olduğunu söylüyorlarsa da bü tas- la sıhhatime iç! Dedi. Miloş-tası aldı ve kaynatasına şu ce - vabı verdi: — İstraviçayı kabul ve sana teşekkür ederim. Yarimm benim kendisine hizmet ettiğimi söyledikleri adamı, yani padi - şahı, öldürmek suretile Dağlılığımı gös - tereceğim. Zandan kurtulmak için bundan daha kestirme bir vol olamazdı. Bir rivayete göre Miloş ertesi gün er - kenden sert bir ata bindi, Türk ordugâhı- na gitti; müslüman olduğunu söyliyerek padişahın ayağını tuttu, kendisine doğru çekti, hançerini de göğsüne saplıyarak kaçtı. Lâkin vakalanarak idam olundu. önlivecek verde Miloşa giderek: (Devamı 13 üncü sayfıda) 118 çocuğu Mektebsiz kalan i Bir köy Bözöyük, Karaağaç köyünden Davud Demirsöz yazıyor: — Köyümüz yüz seksen hanelidir. Fa- kat bu kalabalık nüfusa rağmen tek bir mektebi yoktur. Bundan 12 sene kadar evvel maarif köye bir muallim vermişti, fakat çocuklarımız ancak iki sene okuya- | bildiler. Sonra köy mektebi binası maarif plânına muvafık olmadığı için muallim geri alımdı, ve mekteb kapalıld. Tam on yıldanberi müteaddid teşebbüslere, muh- telif müracaatlere rağmen köyde bir mok- “tebe sahib olamadık. Bunun sebebi de köylünün fakir olması ve arağarında tam bir anlaşma yapamamalarıdır. Birkaç yil evvel köyde bir mekteb binası yapılması kararlaştı, binanın temeli atıldı, fakat muhtelif maniler yüzünden inşaat yarim kaldı. Şimdi bu binanın bodrum katının duvarları da harab olmaktadır. Mektebin inşası için köylüye rehber ©- lacak bir makam arıyoruz. Meselâ Bozö- yük maarif müdürlüğü bize bu hususta yol gösterebilir. Diğer taraftan mekteb . çin lüzumlu olan kerestenin bir kısmı da orman iİdaresinden alınarak saklanmıştır. Alâkadarların köyümüze bir mekteb ka- zandırmaları için nazarı dikkatlerini ye- niden celbederiz. " * - M. R. Ayhan'a: — Arzularınızı peyderpey yerine getir- * Okuyucularımızdan M. Dündara: — Mektubunuz vazıh değildir. Pancar ve soya hakkındaki mütalealarınızı tam ve kat'i bulmadığımız için, daha açık bir lisanla bu mevzuu bize bildirmenizi bek- leriz. | * . Zonguldak Kitab sarayı için meklub gönderen okuyucumuza: — İmzasız ve adressiz mektubları neş- rTetmiyoruz. Bize sarih adresinizi gönde- rirseniz, mevzuu bahsettiğiniz mesele Ü- zerinde durmağfa çalışirız. . KEÜĞÜL c S 5ea !E — e