4 Temmuz 1935 Tarihli Son Posta Gazetesi Sayfa 12

4 Temmuz 1935 tarihli Son Posta Gazetesi Sayfa 12
Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

—— Bununla beraber kadındı. At- l lâs denizinin dalgalarile kıyıları ezeldenberi dövülen ve bu dövlü- lüşten heyecan dersi — alan bir toprağın çocuğu İdi. kardeşinin avlamak istediği şereften, servet- ten pay almak için yurdunu bı- rakmış, Hint denizine kadar gael- mişti. Çorak bir adada ve bir türlü gerçekleşmeyen — hulyalar İçinde genç ömrünü eritip gidi- yordu. Yüreğini, kanındaki ateşi Portekizde bırakmamıştı ve onlar şu Diu adasında kendini üzücü dilekler, ezici düşler — arasında sarsıp duruyordu. Sıcak, haylı sıcak bir yerde yaşıyordu. Suyun toprağa aşkını haykıran deniz, görünmez köşe- lerden bilinmez bucaklara — aşk solâmı taşıyan rüzgâr, bitmez tüken- mez bir aşk yarışı içinde dalga- ların salıncağımsı birer gerdek haline koyan balıklar ve her şey onun ta iliklerine sevmek ihtiyacı ak tıyordu, fakat kimi sevecekti? Portekiz filosundaki bütün kürek- çiler, tüfekçiler, topçular, zından- lardan alınıp açık deniz seferine mahküm edilmiş baldırı çıplak- lardı. Kaptanlar içinde de kendine uygun kimse yoktu. Çoğu yaşça geçkin oln bu denizciler, paradan başka bir şey düşünmiyorlardı, kendilerini zengin olmak ülküsüne nikâhlamışlardı. Jan işte bu eş yoksulluğu İçinde duygu bakımından bir ökslr demekti. Yüreğini eline alıp okşa- yacak, uykusunda ruhuna ninni söyleyecek bir erkeğe ihtiyacı vardı. Bahadir Şah, başındakil taç ile kalbindeki ateşe rağmen, bu ihtiyacı giderecek bir adam olamamıştı. Çünkü bir mum gibi sönük yanıyordu, bir nefes gibi G'iz esiyordu. Jan, volkanları imrendirecek alevler püsküren bir yürek, — denizleri kucaklayacak kadar engin görünen bir kucak İstiyordu. Onun düşündüğü, ara- dığı ve bulamadığı için'de yandığı erkek ancak o biçimde bir mah- lu':tu. Eğer Bahadir Şahta bu ku dreti görse bile siyasal entirl- kaları bırakacak, belki dardeşini bırakacak, belki Portekiz bayra- gım birakacak ve ona bütün benliğile sarılacaktı. Lâkin tahtın cılızlaştırdığı. bu erkek — onun yüreğinde bir hoplayış uyandıra- mıyordu. Şimdi de âşıkının kekeleyişini duyunca eni konu sinirlenmişti, Diu adasının bir — köşesnden saraya kadar getirebildiği iğreti göelümsemeyi dudaklarından düşl- rabile Kıvranıyordu.. Burhan Bey İstanbulun den zden yardımını istiyecekti di e « a rüvermişti, önüne geçemediği bir iç kırıklığile gözünü tahttan ve tahtin korkak sahibinden çevir- mişti. Portekizlilik namına orada nazik, cilveli, oynak davranmak lâzımgeliyordu. Kadınlık duygu- ları, bir ân için olsun, ona bu lüzumu da unutturmuştu. Hüküm- darın kekeleyerek söylediği söz- lere nasıl karşılık — vereceğini kestiremaeyerek dört yanına bakı- nıyordu. O sırada — gözü Sefer Reise İlişti ve birden titredi. Evet, titredi. O güne kadar Gücerat üÜlkesinin en sevilmez adamı diye tanıdığı bu Türk, yü- reğinin burkulmuş ve kadınlık duygularının şahlanmış - olduğu şu dakikada gözüne ne kadar güzel ve nekadar heybetli görln- müştü?.. Gizli bir düşman sayup kendisinden uzak kalmayı ulusal bir borç bildiği saferi, kafası iş- lemeksizin, lİradesi karışmaksızın tek bir bakış içinde bir erkek olarak süzmüştü. Bu süzüş, Hint denizinin binlerce metro derinli- ğinl delerek en dipte kaynıyan alemleri görmek kadar onu şa- gırtmiş ve titretmişti. Yani ba- şın durup sözlerine — karşılık bekliyen, ezilip büzülen hüküm- darı kaşlarını yarı çatarak ken- disinden rol oynamayı bekliyen kardaşini unutmış gibiydi, Sefer reisin heybetli endamına takılan ' gözlerini oyaman aakıda çırpınır | hissetmekten derin bir tat alarak uzun uzün bakıp durüyordu. İşte onun arayup bulamadığı erkek bu iİdi. Bahâdirşah yünü kırpılmış bir kuzuyü, Sefer reis ise boğalara meydan okuyan İri ve dirl bir koçu — andırıyordu. Hayır. O, bir koç değildi, bir aslandı ve Bahâdirşah bu insan kılığına bürünen aslanın başında altın belleme taşıya bir kediye benziyordu. Fakat bu Hslan ne çiçek kokusuna burun — kaldırıyordu, ne kadın bakışına göğüs kabar- tiıyordu. Jamın göz bebeklerinden kopup anun endamına akan şaş- kın duygüulara karşi kayıtsızdı, bir. kılı kıipırdamadan - kendi düşlincesi içinde yaşıyordu, Por- takal çiçeği bu kayıtsızlığı da sezdi, sessizce içini çekti ve bir dağdan inmiş gibi yorgun yorgun Bahâ- dir Şaha döndü: — Sözünüzü dedi, müsaade- nizle ben de tekrar edeyim. Bu- gün buraya gelmeseydim gerçek- ten günüm tatsız geçecekti. Artik konuşuyorlardı, dereden tepeden söz açıyorlardı. Hüküm- dar, sersemliğini biraz giderdiğin- den kazın hoşuna gidecek — şeyler Kadın — Fakat niçin böyle gülleri birer birer takdim ediyor- sun 7. söylemeye savaşıyordu, O da, ateşe yağ döker gibi gülümse- yerek, göz süzerek âşıkının kal- bini biraz daha alevlendirip duru- yordu. Lâkin süzülen gözlerinin ucu hep beride, Sefer Reisin yere çökmüş ihrama benzeyen heybetli endamında sürünüyordu. Amiral da, Sefer Reis de sörze karışmıyorlardı. Hükümdar ile Portakalçiçeğinin konuşmasını din- liyorlardı. Şerbetler içilip koku- lar sürünüldükten sonra Emanoel dö Suza şöyle doğruldu: — Haşmetpenah, dedi, Delhi işlerinden haberiniz var mı? O, gözlerini Portakal çiçeğin- den ayırmaksızın kısaca karşılık verdi : — Hayır! — Nasıl olur Haşmetpenah, Delhi işlerini sıkı sıkıya gözetle- mek gsizin İçin pek — gorekli değil midir ? Sevgilisile konuşmak” zavkının baltalanmasından canı sıkılan Ba- hâdir Şah, enikonu titizlendi, homurdandı : — Bana gerekli daha nice işler var, Amiral, (Delhi) hatırıma gelmez. — Belki haddimi Haşmetpenah, fakat size candan bağlı olduğum: İçin söylüyorum. Delhi işleri bir buluta benzer ki oralarını dolu yağdırıp altüst ettikten sonra siİzin ülkenizi de zlyana sokacaktır. Bir tehlike haber veren bu sözlere karşı Behâdir Şah kayıt- sız. kalamadı, yarısı uydurma bir merak ile sordu: — Bu nasıl bulut ki size rünüyor, - bizden saklanıyor? — Babür oğlu Himayun Şahın Delhiye saldırışı çok ağır hâdi- seler doğuracaktır. Sultan İsken- derin oğlu Burhan Bey, Himayun aha yenildi, Delhiden kaçtı. mdi öc almak için çılgın bir teşebbüse girişti, eğer aklını başına almaz da girdiği yolda yürürae Hindistan da, Gücerat da çekirge uğrağı tarlaya dönecekti, — Burhan Bayin yaptığı çı- ginlik nedir? — I&tanbula gitmek | — Ne münasebet! — Türklerden yardım dilene- cekmiş. — Türkler o kadar uzun yolu aşıp buralara gelebilirler mi? Burhan delirmiş olacak ! Emanuel Dö Suza, birax daha ciddileşti, yangözle ve bir nebze Sefer Rolsl süzdükten sonra ce- vap verdi: — Türkler el atacak diyar arıyorlar. Onlar at oynatacak meydan buldular mı? uzak, yakın aramazlar. Hele bir çağıran olur ise güneşe bile akın yaparlar. — Demaek buralara da gelirler. " (fArkamı vur) gö- aşıyorum | saran kalın sis tabakasına gözle- rini dikmiş, Lon- dradan gelecek treni bıkllyordn: İri yarı bir adam- dı, — yusyuvarlak çehresinde hasıl olan işmizazlar- dan, küçük göz- lerinin fıldır. fıldir. dönme- sinden, canının sıkıldığı, sabursuzlandığı anlaşılıyor- du. Karnının şişirdiği yeleğinin cebinden kalın bir altın kösteğe bağlı kocaman bir saat çıkardı! — Hay Allah cezasını versinl Tam yirmi dakika geçikti diye homurdandı. Bir kaç adımj ötede profesör kılıklı yaşlıca bir adam duruyor, gözlüklerinin kalın — camlarının altından Bostoku uzaktan süzl- yordu. Her ikisi de (5,32) trenini bekliyorlardı. Nihayet sis işaret- lerinin patlamaları işitildi ve bir dakika sonra da tren sisin içinden sıyrılarak perona yanaştı durdu. Böostok sigara içilebilen birinci mevki bir kompartimana bindi; ihtiyar da aynı vagona bindi ve Bostokun — karşısındaki — köşede oturarak cebinden çıkardığı bir sanayli nefise mecmuasını okumi- ya daldı. Bostok oturduğu yerde dim- dik duruüyor, başını pençereya dayamış, arkada — kalan ve sis içinde yavaş yavaş kaybolan is- tasyonun ışıklarına Âdeta nefret- le, istikrahla bakıyordu. Kendinl fazla tutamadı, birdenbire yük- sek sesle: — Bu teehhürler; bu intizam- sızlıklar, hep iş bilmemezlikten ... dedi. Karşısındaki ihtiyar adam mec- muasını İndirdi ve gayet tatlı bir tebessümle, gözlerinin Üstünden, Bostoka baktı. İhtiyarın zayıf yumuşak bakışlı mavi gözleri Bos- toku büsbütün teşvik etti. Âdeta sahnede bulunuyormuş gibi. — Biraz gis oldu mu,... Bakın neler oluyor? Şu hale bakın! Söy- leyiniz.. İşte koca tren servisi alt Üst oluyor. Dedi ve ellerini doğru uzattı. İhtiyar adam, iren nerede ise parça parça olacakmış gibi, kor- kulu nazarlarını pençereye dikti. Bostok ihtiyarın düşük omuz- larına seyrek ve beyaz saçlarına, sakin ve tatlı bakışlı gözlerine baktı ve birdenbire : — Siz de iş adamı değilsiniz! dedi. Ihtiyar Hayretla kaş'arını kal- dırdı. — E. Evet. belki de - sizin anladığınız gibi bir iş adamı de- ğgilim! Bostok teklifsizce şişman elini ihtiyarın dizine vürdu. Kısa fakat yüksek bir kahkaha savurdu. — Beni aldatamazsınız azizir, Beni kimse aldatamaz. Iİnsana bir baktım mı İş adamı olup olmadı- ğını derhal anlarım. dedi. Sonra sanki bu teklifsiz hare- ketini tamir etmek istiyormuş gibi pençereye cebinden iki puru çıkardı birini kendi ağzına iliştirdi. Diğerini de ihtiyara uzattı. Adamcağız tereddüt ede- 12 Sayfa SON POSTA Temmuz A Ca Hİ Kdklgün k : i * z y a - : yaca di Hint Denizlerinde HİK YT & A — Türkler — « tinan & 'nörüde'rİn ZİNM <a ı > Piri Rei.ı- Muı_'at Reia - Hadım Siileyman ı ş A D A M ı' el A K . 0 HaryijBostok, Jan, Hakiki Eşsizliğin İstı- küçük “istasyor peronunda durüyor: — Etrafı rek, — üdeta korkarak pu- royu aldı. Bostok bir kahkaha daha attı: — Morak et- me arzizim, ben bu puroları en Iyi müşterilerim için saklarım. Bir müşteri, — evle- rimden birini sa- tın almak istediği zaman ona derhal — bunlardan birini veririm... Tanesi 75 kuruşa... Evi satın aldı mı? O vakit de şunlardan bir tane veririm, dedi. Tekrar bir kahkaha attı ve ceketini açarak yeleğinin — Üat cebinde bir puru tabakası daha gösterdi. Ihtiyar, elinde tuttuğu puroyu burnuna kadar kaldırdı, kokladı ve: — Bana iltifat buyuruyorsu- nuz... Ne kadar da nefis bir ko- kusu var... Tütünden pek iyi anladığınıza hiç şüphe yok. Dedi. Bostok purosundan derin bir nefes çekti. Baş parmaklarını yeleğinin koltuk altlarına takarak, mağrur bir tavır aldı; — İyi bir şey için avuç do- lusu para vermekten çekinmem. Amma iyi bir şey olmalı hal.. Öyle sahte, uydurma şeyler değil.. Bir şey hoşuma gider ve onun hakiki olduğunu anlarsam, istenen fiatı derhal çıkarıp veririm. İşte iş diye buna derler... Bundan maada iyi bir şey görünce de der- hal anlarım hal.. Ihtiyar —memnun purosunu süzerek: — Ona hiç şiphem yok, dedi. Bostok sözüne devam etti: — “ İşte şimendifercilik da bir iştir ve onu idare edenlerin iş adamı olmaları lazımdır. Yoksa işler yörümez... Te- vekkeli değil.. Bütün şimendifer yolcuları şimdi otobüslere bini- yorlar... Hal.. Şunu da söyli- yeyim ki... Yüzü birdenbire ciddileşti: — Her şeyden de anlamam.. Karşısında oturan adam ona hayretle —baktı. Fakat Bostok sözünde israr ediyor, yanlış an- laşılmamasını, kendisine — malik olmadığı meziyetlerin atfedilme- mesini, istiyordu. — Eveat. Her şeyden — da anlamam.. Hatta bazı şeylerden hiç anlamam! dedi. Fakat karşı- sındakinin kendisini tekzip etme- sini istediği bakışlarından bes- belli idi. Ihtiyar adam hiçbir şey söy- lemiyor. Ağzı açık dinliyordu. Bostok sözline devam etti: — ÂAÂmma ev İnşasına, emlâk satışına gelince.. Sahte tevazua lüzum yok.. Piyasada benden iyisini bulamazsınız.. -Anlamadı- ( Devamı 15 üncü yüzde ) bakışlarla

Bu sayıdan diğer sayfalar: