SON POSTA Bulgarlarla daha iyi anlaşmak için daha İiyi tanışmamız lâzımdır #üdükünemRERÜUE, YAZAN E_mekli General H. Emir Er” let Dost ve kardeş Bulgaristanın misafirimiz bulunan Başvekili, Ankara istasyonunda Başvekilimizle beraber millt marşları F ulgaristanın —değerli — Başve- KL—) kili ve Hariciye Nazırı Bay Köseivanofla sayın eşleri ve lüz- ları dört — gündenberi — Türkiyenin aziz misafirleridir. Ayni ırk ve menşe - den olduğumuza ilmi ve tarihi — hiç bir güphe bulunmıyan komşumuz Bulgarla - rın ve onların çoök meziyetli Kralları Ma- jeste Borisin mutemed — ve mümessilini, biz Türkler, elbette açık / bir yürek ve lâyık olduğu büyük tazimlerle karşıla - yacağız. Ondan başka Ekselâns — Köseivanofun Amnkara seyahati, sırf bir ziyaret iade- ginden ibaret değil ki bunun bizde uyan- dırdığı ve uyandıracağı haz ve memnu -| mniyet geçici bir alelüsul nezaket ve ilti- fat gösterişi mahiyetinde kalsın. Bizimle komşümüuz Bulgaristan, yani yeryüzünün istiklâl nimetine kavuşmuş dört Türk . Turan devletinden (Biz, Bul- garistan, Macaristan ve Fınlandiyadan) ikisi, arasında derin ve kara bir cehalet tarihinin vaktile soktuğu ve maalesef ya | kın zamanlara kadar, hattâ körüklenme- derinde siyasi faydalar görülmek istenen, eski anlaşamamazlık, din ve dil ayrılığı üle bazı esassız kinlerin artık büsbütün yok edilmeleri zamanı gelmiştir. Ancak, bu münasebetle acele söylemeğe de lü - Bum görürüz ki, Kral ile muktedir Baş- Wwekilinin bu husustaki — mesaileri adela bir mücadele ve bir savaş kazanır kada, büyük ve ehemmiyetli oölmuştüur ve işte Bulgaristan bunun olgun — meyvalarını koparmak için Ankara yolundadır. Bir gazetemizde, nefsis bir yazısını, lez- zet, istifade ve alâka ile okuduğum Bul- gar (Ütro) gazetesinin — başyazıcısı Bay Stefan Taneff edaha iyi tanışabilmek uğ- tunda mesaij sarfetmeliyiz» dıyor ki bu sözde, biz Türkler için, hem acı bir haki- kat ve hem de her iki kardeş millet için İstikbale aid en güzel —ve müsterek bir proğram var. Daha ziyade biz Türkler i- çin söylüyorum; Bulgarları ve Bulgaris- fanı hiç tanımıyoruz ve bu ülkeden çok uzaklardaki milletlerin —ve meselâ Al -. manlarla İngilizlerin veya Fransız ve İ - falyanların Bulgarları — ve Bulgafistanı tanımak için sarfettikleri mesainin değil Yarısını, rub'unu ve hattâ onda birini bi- Te harcamıyoruz. Takriba iki yıl evvel, masamda bir- çok yazı gören memleketimizin iyi tah - Bil görmüş genç ve çok zeki bir kızı bana sormuştu! — «Bunlar da ne?» — «Bulgar farihi için notlar!» Bunun üzerine, kü - Çük bayanın gözlerinde, beklediğim tak- dir ve memnuniyet barlaklığı yerine, bir dinlerken hayret donukluğu belirdi. Ve onun hükmü ânf olarak: «Bulgarlardan size ne?!» demek oldu. Düşündüm; filhakika Bulgarlardan ba na ne? Dünyada yapılacak — bir çok şey varken bir Bulgar tarihi — için bu kadar çalışma ve uğraşma değer miydi?! * — «Yavrum! Onlar tarihin karanlık - larında Altay ve Ural dağlarından kalka- rak ve asırlarca yürüyerek ve daima İ- lerliyerek Karadenizin şimalinden Bal - kan yarımadasına gelmiş — ve orada bir yurd ve bir devlet kurmuş Türklerdir. Biz de ayni şeyi Kafkasların ve Kara - denizin cenubundan — dolaşarak yapmış ve Balkanlara cenubdan ulaştığımız za - man birbirlerimizi tanıyamıyarak hemen kavgaya başlamışız. Üstelik, beş asır be- raber yaşadığımız halde gene birbirimi - zin nesi olduğumuzu anlayamamışız. Ön- lar yabancı bir din edindikleri gibi biz » de Arabın dinile akidelenmişiz, Onlar mağlüb ve mahküm ettikleri Slavların dilini benimsemişlerdi; biz de eğer mes- ud bir talihin yardımı olmasa yani yeni bir Türk dalgası Anadoluyu yeniden kap layıp tazelenmeseydi güzel dilimizi biz de belki kaybeder ve onun yerine belki Farsca karışık bir dil konuşurduk. Fakat yabancı dinlerin ve dillerin bir- birlerine karşı ne kadar değiştirici ma- hiyet ve tesirleri olursa olsun bir millet ve bir ırkın derin köklerimnde ancak onün en asil maya ve usaresi mahfuz kalır. Ve, işte milletlerimizi derin karakter, akide ve âdetlerinde tetkik eden alimler bozul- mamış Türk ve Bulgar köylülerinde is - lâmlıkla hıristiyanlığın şekli kaldığını ve her ikisi, bu yabancı dinlerinde ne ka - dar zahirt bir taassub gösterseler de, ma- yalarında henüz en eski Türk âdet ve a- kidelerinin derin izlerinin mükemmelen sezilir bir halde kalmış bulunduklarıni söylüyorlar. Demek, — biz ve Bulgarlar, birbirimizi iyice anlasak ve birbirimiz - den farksız olduğumuzu bir kere öğren - mek lezzetini düysak, ondan sonra, müt- tehid yaşamaktan ve birbirimize destek olmaktan başka yapacak bir işimiz kal - maz, Ve bu sayede Balkanlarda en müös- ud bir sulh devresi başlamış olur» dedim. Yazık, o türlü ihtilâf ve niza ile geçen asırlara ve her iki tarafın. uğursuz bir cehalet ve nahvet yüzünden, döktüğü kanlara. Bundan otuz küsur yıl evvel, meşrutiyetin ilk senes idi. O vakit, Edir- nede bir erkânıharb yüzbaşısı itim ve Bulgarları ancak bazı hudud ve nizaları mevzularında görüp tanıma- ya başlamıştım, Bir gün Kırcaâaliye ha - ihtilâf | reket ederek oradaki zabit arkadaşlarla birlikte, Bulgarların Hasköy garnizonu - na, onların Kırcaaliye yapmış oldukları bir ziyareti jade için, gitmiştim, Ertesi günü, Park gazinosunda, Bulgar garni - zonunun kumandanı Tuğgeneral ile yan- yana otururken bir Bulgar posta müvez- zii elime pullanmış bir mektub tutuştur- makla beni epey hayrete — düşürmüştü. Zarfa baktım; mektub Hasköy posta mü- hürünü taşıyor yani bulunduğumuz şe « hirden geliyordu. Yaşlı, müşfik — ve se - vimli Tuğgeneral işin hemen farkına va- rarak eburada bazı gevezeler — bana da böyle mektüb gönderirler, İlütfen oku - mayınız» dedi. Mektubt — cebime koy - dum fakat aklım onda idi, Sonra açtım: İmzasını koymıyan biri, bana, Fransız - ca, «burada işiniz ne?! Asyaya gidiniz!» diye yazıyordu. Evet, Asya her ikimizin müşterek yurdu ve en eski büyük ata - larımızın Oğuzun, Attilânın ve Cengizin beşiği idi. O mukaddes yurdlarımızdan birbirimizin peşinden çıkmış ve öz iller- de kendilerimize yeni yurdlar yaratmış idik, Fakat bunu henüz anlıyamıyor ve duyamıyorduk. Aramızdaki anlaşama - mazlık hufresi henüz derin idi. Büyük Harbde, Bulgarlarla güya müt- tefik idik. Güya diyorum, çünkü haki - katte onlar da, biz de Almanların müt - tefiki idik. Bulgarlarla, Bulgaristan için Dobriçe, Garbt Trakya ve hattâ” Ma- kedonyada yanyana çetin harbler ver - dik. Hududlarımız ve yurdumuz şimalde, Irakta ve Filistinde istilâ ve tehlikelere maruz iken biz iki kolordumuzu Bulgar- ların emrine vermiştik. Fakat bütün bun lar Bulgarları yumuşatmıyor ve Türkler hakkındaki eski — bir düşmanlık ve kin hislerini hafifletemiyordu. O zaman ben Makenzen ordular grupu umumi karar - gâhında Osmanlı başkumandanlığının murahhası bülunuyordum, Müttefik ya- bancı zabit ve kumandanlara başkuman- dan namına tarafımdan verilmek üzere yanımda her türlü harb madalya ve ni - şanları ile dolu büyük bir kutu vardı ve bunlardan, bazı muharebeler akabhinde, Alman, Avusturyalı ve Macar kumanden ve zabitleri gibi Bulgaâar komutan ve sü- baylarına da münasib ve ölçülü bir mik- far tevziat yaptım ve bizim harb madal- ya ve nişanlarımız diğer müttefikleri - mizce mergub oldukları halde, maalesef Bulgar zabitleri merkezden bizim nişan- larımızı takmamak emrini aldılar, (Devamı 10 uncu sayfada) Sdlıneye M Sayfa 7 çıkan”.ilk Türk kadını hayatını “Son Posta,, ya anlattı Operette çalışan Nevart Şeyhislâma giderek ; “Siz nasıl olupta bir Türk kadınının sahneye çıkmasına izin veriyorsunuz?”.,, demiş. Ortalık tekrar altüst oldu Rolümü yapıyordum, Bir yandan da kulağımın kanı akıyordu. Kulistekiler bunu pek iyi görüyorlardı: — Kapatın perdeyi, kadın ölecek! Dediklerini duydum. Perde kapandı. * İşte serbestçe sahneye çıktığım ilk ge- ce de böyle geçmişti. Başımda her zaman bir ağrı hissederim. Bu başağrısı bana © geceden kaldı. : Şunu da söyliyeyim, o gece Hüseyin Suad bana, kucağıma aldığım bebeği, Re- şad Nuri de küçük bir hançer hediye et- mişti, Afife devam ediyör: Artık sahnedeyim.. hür ve serbestim.. Eliza Binemecyanın oynadığı rolleri ben oynuyorum. Zevkime payan yok. Hangi piyeste rol alsam, yeniden dünyaya gel- miş kadar sevinç duyuyorum. Bu hal bir müddet böyle devam etti İki ay mı, beş ay mı hatırlamıyorum. * Aşk uyumaz piyesi oynanıyordu, be- nim rolüm vardı. O zaman Eliza Bine- mecyan Paristen dönmüştü, Tiyatroya geldi. Beni sahnede gördükten sonra ken- disile konuştuk, ona: — Ben, sizin yanınızda çalışmak ister- dim. Sizin yaptığınız rolleri yapmak had- dim değildir. Ben ancak sizden öğrene- ceğim. Siz gene tiyatroya gelin, buna en çok sevinecek benim Çünkü ben istifa- de edeceğim! Eliza sözüme şu cevabı verdi: — Jale Hanım ben gidiyorum, siz bu- rada iken, benim bulunmama lüzum yok. İlerde muhakkak siz benden çok yüksek bir san'atkâr olacaksınız. Elizanın sözlerinde çok samimi oldu- ğuna kanaat getirmiştim. Elân da ayni kanaatteyim. * Saramannik beni hiç sevmezdi, Kınar da çok severdi. Sahnede çalıştığım za- manlarda Kınardan gördüğüm iyilikleri saymakla bitiremem. Beni sevmiyen, is- temiyen yalnız Mannik değildi. Daha başkaları da vardı. * İstanbul Operet heyetinde çalışan Ne- vart, sahnede bir Türk kadınını fazla gör- düğünden mi, yoksa başka — taraflardan yapılan tahriklerle mi bilmiyorum ve asz- la anlamadığım bir cihet var.. kendinde nasıl böyle bir cesaret buldu... Şeyhislâ- ma gitmiş ve demiş ki: — Siz müslüman kadınının sahneye çıkmasına nasıl müsaade — edebilirsiniz, Darülbedayide Jale ismile oynıyan Afife müslümandır. Bunun üzerine şeyhislâmın, taassüb da- marları kabarmış. Hemen dahiliye neza- retine haber verilmiş. Dahiliye nezareti, Şehremaneti birbirlerine girmişler, ve işi biran evvel örtbas edebilmek için Darül- bedayie şöyle bir emir verilmiş: «Türk kadını sahneye çıktığı takdirde Darülbedayi kapatılacaktır.» İşte hayatımın en acı günü. Bunu duy- duğum zaman beynimden — vurulmuşa dönmüştüm. Arkadaşlarım teselli ediyor- — Bu da geçer Afife! Diyorlardı amma.. onların tesellileri neye yarardı. Ben hayatımı, gençliğimi, bütün varlığımı bağladığım sahneden ay- rılacaktım. — Mektebe devam et, bir gün gelir. gene bir yolu bulunur, sahneye çıkarsın. Dediler. Buna razı olmadım. Arkadaş- larıma veda ettim ve Darülbedayiden ay- rıldıim, vi Darülbedayidenm ayrılmıştım, sahneden ayrılamıyordum. ÖO zamanlarda Bürha- neddin bir trüp teşkil etmiş, Tepebaşın- da Kadıkövde temsiller veriyordu. Bür- haneddine müracaat ettim. Onun trupun- da çalışmak istediğimi söyledim. Kabul etti. Benim zihnimi işgal eden bir me- sele vardı. Sahneye çıkan tek Türk kadı- nı idim. Benimle birlikte sahneye çıka- cak Türk' kadını arkadaş istiyordum. Bundan maksadım da; sahnede Türk ka- İbnirrefik Ahmed Nurinin 336 senesinde intişar eden Temaşa mecmuasından alınmış bir resmi dını olarak yalnız ben bulunmiyayım, başkaları da olsun ve ben bir gün çeki- lirsem o başkaları kalsınlar. - * Bürhaneddinin tiyatrosunda çalışmaya başladığım zaman iki Türk arkadaş daha buldum. Bunlardan biri Melâhat, diğeri de «Perran» müstear adını alan Seniha idi; Melâhat veremdi, çok yaşamadı. öl- dü. * Bürhaneddin tiyatrosu beni tatmin et- miyordu. Arkadaşlarımla uyuşmak kabil değildi. Ben hep Darülbedayi arkadaşla- rımı arıyordum. Verdiğimiz temsiller bir san'atkârın ruhunu hiç te tatmin etmez- lerdi. Sonra elbiselerimiz de çok derme çatma idi, para alamazdık ki elbise 'a- palım, ve piyeste o piyese uyar bir elbise giyebilelim! Bürhaneddin Mısıra gitmek istedi. E- sasen benimle beraber Bürhaneddin ti- yatrosuna giren kadın arkadaşlarım da ayrılmışlardı. Bürhaneddin, Mısıra gitti, betni gitmedim. Hayatımın bu perdesi de böylece kapandı. * İbnirrefik Ahmed Nuri bana geldi. O sırada Darülbedayi ikiye ayrılmıştı. E- min Beliğ, büyük Kemal, Hazım, Yaşar, Celâl, Adil, Kınar, Saramannik, Mari Mi- na dahildiler. İbnirrefik Ahmed Nurinin bulunduğu kısma dahildiler. İbnirrefik Ahmed Nuri benim de kendilerile çalış- mamı istedi, Onun teklifini sevinçle kar- şıladım. Gene sahneye çıkmak, hem de iyi ve san'at aşkile oynıyan arkadaşlarla beraber çalışmak imkânını bulmuştum. İbnirrefik Ahmed Nuri «Zühal bürcüne de>» eserini o zaman yazmıştı. Benim için yazmıştı. Ben oynuyordum, Zühal bürcü o ne güzel eserdi. Ben onu ne güzel ay- nardım. Benim en sevdiğim, en çok se- verek oynadığım eser, (Arkası var) Maarif Vekâletinin Bir tavzihi Ankara 18 (A.A.) — Maarif Vekâletinden: Bir sabatı gazetesinde 12 mart Pazartesi günü yapılan mekteblerarası kır koşusu hak kında neşredilen makalede bu müsabakanın mesafesinin beynelmilel ölçülere uymadığı, ve koşunun da pist Üzerinde yapıldığı yazıl- maktadır. 1 — Mekteb sporlarında — müsabakaların gayesi yalnız en kabiliyetli olanını meyda - na çıkarmak değil, en zayıf olanını da sih« hati saflıyan bu çalışmada kendini deneme fırsatını vermektir. O itibarla mesafe ve za- man şartları dalma bu esas gözönünde tutu- larak tadil edilir ve müsabakalara başla - ması bir güç hüner ölçüsü olmaktan ziyade herkesin alâkasını celbeden basit ve eğ - lenceli bir faaliyet olarak çocukların İstifa- desine sunulur. 2 — Koşu, «Türkiye kır koşusu birinci- liklerinin yapıldığı yerde 19 Mayıs stadyo - munda başlamış, dışarıda koşulmuş ve ge- ne stadyomun içerisinde bitirilmiştir. Tavzih olunur. | | | j İkLÜREla d ı üü