23 Şubat 1939 Tarihli Son Posta Gazetesi Sayfa 8

Saatlik sayfa görüntüleme limitine ulaştınız. 1 saat bekleyebilir veya abone olup limitinizi yükseltebilirsiniz.

Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

—T EE T la B Şi Receb Saf ve Fahri ANLATAN Naşit <-— —— —— — — — —— — Receb Safa, Kel Hasanın kardeşi idi. İki kardeş sık sık tavla oynarlar, yarı yolda birbirlerine kızarak analarına, babalarına küfretmeğe başlarlar, sonra kardeş olduklarını hatırlayıp bir daha FEİ, üemer Donanma tiyatrosundan sonra Millet tiyatrosu boş kalmıştı .Bczacı Kâzım Bey orasını da icarla Kâmil Beye verci, Kâ - mil Bey, bilmem ne sebeble haftada bir gece Ferah tiyatrosunu kapar, bizi Millet tiyatrosuna naklederek orada oyun ver - dirirdi. Buradaki hasılat Ferahtan fazla olurdu. Millet tiyatrosunda 'daha çok va- tani, hissi piyesler oynardık. Bu vaziyet te çok uzun olmıyan bir müddet devam etti. Tekrar Kâmil Beyle Şükrü Bey birleştiler, Şark tiyatrosuna geçtim. Aramızda ehemmiyetsiz bir me- seleden ihtilâf çıktı. Ben serbest çalışma- Ha karar verdim. Başımı alarak İstanbu- hun muhtelif semtlerinde temsiller ver - meğe başladım, İşlerim gayet yolunda gi- diyordu. Halk temsillerime fazla rağbet göste- riyor, gittiğim her yerden memnun dö - nüyordum. Lâkin bir defa daha ayarttı - lar. Kâzım Bey bu defa Millet tiyatro - sunda bana ve Şamram Hanıma ortaklık teklif ediyordu. Tiyatronun tekmil ma - sarifi çıktıktan sonra kalan para üçü - müz arasında taksım edilecekti. Bu, ca - zib bir teklifti. Sabit bir yerde oynamak, benim daima işime geliyordu. Seyyar va- ziyette dolaşmak ne olsa yorucu idi. An- laştık.. Millet tiyatrasuna geçtim. He - yette bulunan kadın ve erkek artistler şunlardı: Şamram, gözlüklü Mari, Virjin Bar - dizbanyan, Viyolet, küçük Virjin, Bay- zar; Asım Efendi, Kemal baba, Tahir Bey, Eyüb Sabri, Receb Safa, Arşak, A- ÜNU Naşid Leblebici Horhorda Safa Hasan Efendinin kardeşidir. Tulüa- tın oldukça muvaffak artistlerinden olan Receb Safa bir turne esnasında Anadolu- da vefat etmiştir. Bilhassa tarihi piyes- lere meraklı bir aktördü. O da Hasan E- fendi gibi tavla meraklısı idi. İki kardeş tavla oynarlar, fakat umumiyetle de kav- Bga ederlerdi. Kavgasız bir tavla partisi yaptıkları vaki değildi. Bazan birbirle - rine kızarlar, Hasan Efendi: — Eşşoğlu eşek doğru oyna- küfür etmemeyi Diye bağırır, Receb Safa da cevab ve- rirdi: gopyan, süflör gözlüklü Tevfik. Receb V apurun başı yavaş yavaş açı- hyor, pervane, denizin dur - gun yüzünü köpürtüyordu. Güpeşteye dayanmıs, yaşlı mendilini mütemadi - yen sallıyan Rânâ, düşüp bayılmamak için olanca cesaretini toplamış, gittikçe uzaklaşan sahile bakıyordu. Ansızın bhir silâh patladı.. Karada bir köşuşma oldu... Vapurda bir çığlık koptu... Yüzbaşı Talât, cansız, yere yüuvar - — 13 — Gerek Talâtın feci ölümünü ve ge - rek Rânânın İstanbula iade edildiğini kumandan paşa, Serasker kapısma tel- grafla bildirmişti. Vapur İstanbula va- rır varmaz, zaptiye nezaretinden gön- derilen memuüurlar, gözlerinin önünde geçen vak'anın tesirile yarı çılgın bir hale gelmiş olan Rânâyı, çocutdla bera- ber aldılar, götürdüler. Zaptiye kapısının merdiven altında bir kadınlar nezarethanesi vardı. Ora- ya misafir edilen bedbaht kadın, akşa- ma kadar beklettirildikten sonra ser - best bırakıldı. Ne yapacak? Nereye gidecekti? Hür- müzün küçücük varlığı olmasa, a da gidip kendini Sarayburnundan, yahud ki Köprü üzerinden denize atacalktı. Öyle ya: Bundan sonra ona yaşamak haramdı. Bu kırık ömrü sürükleme - dense, manen Talâta kavuşmak elbette müraccahtı. Fakat Hürmüze yazık de- ğil mi idi? Hiç bir sun'u ve taksiri ol - madan kendisine bağladığı bu yavru - yu yaşatmak ve yetiştirmek mecbu - riyetinde idi. Sonra.. tatmin edilecek bir de kini vardı. Uğradığı felâketin kimin tara- fından geldiğini, acı hakikatin asıl ma- hiyetini, vapurdan çıkarken, zaptiye memurlarının karşıcı — gelmelerinden ve kendisini Babızaptiyeye sevketme - lerinden anlamıştı. Bunun, devletlü Cafer paşa hazretlerinin yanına koy - “Ah | ı | kararlaştırırlardı — Sensin eşşoğlu eşek'.. Hasan Efendi zarları atarken gülüm - serdi: — Uulan kerata senin baban başka, be- nim babam başka mı?.. Bir daha baba ka- | rıştırmak yok!. Fakat birbirlerini karıştırsalar bile, muhakkak kelims babaya da bulaşıyordu. Allah rahmet eyilesin, ikisi de hoş a - damlardı. İsimlerini saydığım kadro ile MiHet tiyatrosunda faaliyete geçtik. A - ramızda çıkan ihtilâftan dolayı bana ve Kâzım Beye son derece muğber olan Şark tiyatrosu müstecirleri, bizimle amansız bir mücadeleye giriştiler. Rekabet ha - kikaten müthişti. Hasan Efendi tekrar karşımıza gelmişti. O büyük bir tulüat heyeti ile bir de dram heyeti teşkil et - mişti, Bu dram heyetine Manakyandan baki- ye kalan artistleri ithal etmişlerdi. Reka- bet masrafı istilzam ediyordu. Bu yüzden ilk ay üç ortak hissemize sekizer lira düştü. Yılmadık.. arkadaşlarımızın gay- retile, muntazaman provalar yapıyor, ye- ni eserler çıkarıyorduk Tutulmuş büyük vodvillerin isimlerini değiştiriyor, beğe- nilmiş tulüatları, şarkılı oyunları temsil ediyorduk, Karşımızdaki rakibler iyiden iyiye sarsılmağa başlamışlardı. Bu aralık, merhum san'atkâr Fahri askerden teb - dili hava alarak gelmişti, Bize iltihak et- ti. Ayağından biraz rahatsız bulunduğu cihetle, Millet tiyatrosu apartıman kıs - mında validesi'e beraber oturması için bir oda tahsis ettik. Burada tedavi edi - liyor, tedavisi esnasında da bize piyesier, ürice Chevalier iki şahsiyete malik bir san'atkârdır. düşünceli, lâkırdıyı bile söylemekten çe- kinen Maurice Chevalier; sahne hayatın- da çok neş'eli, hazır cevab, yaman bir artisttir. gizli kalmış bir keder olduğunu sanan- lar; tahminlerinde aldanmamaktadırlar. ölümün tehdidi altında bulunmaktadır. Kendisini tedavi eden doktorlar bir gün birdenbire öleceğini söylemek- tedirler. nen şu sözleri söylemiştir: olarak yaşıyorum, Günün birinde birt denbire alacaklının geleceğini ve malını hemen alacağını pek iyi biliyorum.» sahnede binbir türlü numaralar yapan Maurice Chevalier'nin Harbi Umuminin ilk senesinde çok ağır bir surette yara- landığını acaba kaç kişi bilir?... gün sonra Maurica cephede bulunuyordu. Bir Alman şarapneli onu göğsünden ya- ralamıştı. Çok ağır yaralı bir halde Al- manların eline esir düşmüştü. Almanlar onu cephe gerisindeki hastaneye naklet- tiler ve büyük bir ihtimam ile eylediler. Fakat parçaları çıkarılamadı. Hastaneden çıkar çıkmaz bir kampa gönderilen san'atkâr, Oranın ezici disinlini ve ağır işleri altın- da tam manasile «iadei afiyet» eyliye- ikinci yılmın sonunaa sinirleri büsbütün bozulan Maurice; her na pahasına olursa olsun kaçmağı tasarladı. O sırada İsviçre Salibiahmerinin tavassutu ile Alman ve Fransız ağır yara'ıları arasında mübhade- le yapılması kararlaştırılmıştı. (Devamı 10 uncu sayfada) YoK EWELKİ İSTANBUL Z aa Bd di lli verdi. Akşamın çök mesile; yakılan lâm balardan aydınla - pan nazırm pence - relerine hinç dolü bir nazarla baktı; sıkılmış yumrukla - rını kaldırdı, ve işi- tilmekten kaoarkmı - yarak: | — Ey.. paşam! de“ di; haydi, bakalım, hangimiz daha güç- lü?! Ve çocuğu kuca - &mda, — Sultanah - med meydanına çı- kıp, ilk rastladığı faytona atladı. — Kıztaşına! vardığı vakit ortalık iyiden iyiye ka - rarmıştı. Kapıyı çalkdı. Bekledi. Epey bir müddet sonra, kapalı kanadların ar- kasından Beberühinin çatlak sesi du - yuldu: — Kim 0? — Aç, İzzet efendiciğim! Yabancı değil. benim: Rânâ! — Vav, sultanım! Vay veliyetünna- ami!, Hoş âmedi., safa âmedi!, Hayrola, böyle.. bu vakit? Zavallı kambur, uzun zaman görme- diği efendisine kavuşan bir köpek gibi yaltaklanıyordu. Sevincinden, tıkanır gibi oluyor, boyuna: — Efendiciğim! Hangi Tüzigâr attı? a be mıyacaktı. az $ Nazırın pencerelerine hınç dolu bir nazarla baktı. malüm mu oldu? Çeşmanımız yollarda, mübarek kademinizi — gözledik, dur - duk. Cenabıkadir ve kayyumdan daha başka ne nimetler dileyebilirdik? Bu - yurun, elmasım! Buyurun nüru çeş « mim!, diye söyleniyordu' Rânâ bu sözlere mukabele edecek halde değildi. Hazin hazin gülümsiye- rek, hayatla yegâne dostunun gönlü - nü almak istedi. Ve sonra sordu: — BSeniye hanım evde, değil mi? — Evet, kurretülâynım!, Biraz na - mizaç.. amma lehülhamd geçirdi. - — Ne oldu? — Selâmün kavleni. Baği tarafma birazıcık rüzgâr dokundu. : — Misafiry var mı? hat ile «Salibiahmer» azası olduğuna dair Son Posta'nın Romanı : 56 baygın ba emsiyeli!. Maurice Cheva Suh er, he dakika ölümü bekliyen bir harb malülüdür Büyük Harbde göğsüne bir şarapnel yeyen ve bunu hâlâ kalbinin pek yakınında taşıyan san'atkâr, bunun için sahne haricinde hiç gülmez ve konuşmaz Bütün dünyada tanınan ve sevilen Ma- Husüsi hayatında asık çehreli, daima Ötedenberi bu san'atkârın hayatında Filhakika, Maurice Chevalier daima onun San'atkâr geçenlerde bir gazeteciye ay- — Harbi Umumidenberi adetâ «ödünç» Hilmlerde sıçrıyan, danseden, gülenr Harbi Umuminin ilânından on dokuz tedavi göğsündeki — şarapnel Aylar geçip duruyordu. — Esaretinin | Maurice nüfus cüzdanına sahte meşru- kışın var, YAZAN ERCÜMEND EKREM TALU — Hayır, canım ! 'Ne gelen var, ne giden, — Pervaneleri cezb ve celbeden e- fendinin hüsun ve cemali, şöhreti bi « misali imiş. Müfa - rekat — ettiğinizden berâ bu ev baykuş yuvasına — döndü .. kuşu uçmuş kanarr ya kafesine benze - di. Hemşire hanım- lar da bir bir gitti- ler; dağıldılar. Bir abdi — kemterinizle Şataret ablamız kal. dık. Bir lokma, bir hırkaya kanaat e - dip, geç,nm' "'01', gi » Bahçeyi — geçmiş- ler, evin taşlığına gelmişlerdi. Burada, Beberühi, bir kusur etmiş gibi birden- bire doğruldu. — Beyefendimiz afiyettelerdir, in - şallah?! Rânâ cevab bile vermedi. Zaten o sı- rada, Şataret bacı sesler duymuş, dişa- rıya fırlamıştı. Rânânın eteklerine sa- rıldı... — Ah kadınım! Neredesin? Gel de evimiz şenlensin, ocağımız tütsün ge- nel — BSeniye hanım... — Ah, sorma, hanımcığım! Yorgan döşek yatıyor. İnsan değil, külçe sanır- -— DHi Bilkema A Maurice Chevaner bir kayıd koydu. Bunu yaptı, fakat bü- yük bir korku da geçirdi, Foyası meyda- na çıkınca müebbed hapse konulacak, belki de idam edilecekti!... Talihi kendisine yardım etti. Bir ko- misyon huzuruna çıkarıldı. Komisyon re isi kendisine bir sürü sual sordu. Mau- rice hepsine cevab verdi. Tehlikeyi at- lattı ve bu sayede Fransaya döndü. Hemen büyük doktorlara gitti. Ken- dini muayene ettirdi. Röntgen yapıldı neticede verilen karar şu oldu: Şarapnet çıkarılamaz... Çünkü bu, ancak hayatı pahasına olur, Bunu haber alan san'atkâr gene cephe- ye avdet etmek istedi. Fakâat askeri ma- kamlar onu ahvali sıhhiyesine mebni ter- his ettiler. Vaktile çalışmış olduğu tiyat- roya gitti. Provalara başladı amma rol yapmağa muvaffaz olamadı. Partiyi kay- bettiğine inanan Maurice kendini artık tam manasile istirahate terketti, Sık sık (Devamı 15 inci sayfada) Yukarı kata çıktılar. Ortalık toz ve örümcek içerisinde idi. Büyük salo - nün kapalı duran kapısının üzerindeki anahtar pas tutmuştu. Rânânın etrafa dikkatli dikkatli bakındığını gören arab: — Yetişemiyorum, artık; dedi; hanın ma bakmaktan, yatağını, üstünü başı- nı temizlemekten evin işlerini görmeğe ne vaktim kalıyor, ne de halim. Bere - ket versin, İzzet efendiye!. Hiç olmaz- sa bana can yoldaşlığı ediyor. Rânâ: — Kuzum Şataret! Benim odam bua zulmadı ise, şu eşyayı oraya götür, br rak. Biraz da pencere açıp, havalandır İzzet efendi, kardeşim, sen de acık şu çocuğu oyala da, ban Seniye ablamı göreyim... ; Emr'ni verdikten soönra, Benlinin ©- dasına girdi. Kadın, kirli bir yatağın içinde sırtüstü yatıyordu. Rânâyı gö « rünce heyecanlandı. Yüzü mosmor ol- du. El'erini kımıldatmak istedi, mu - vaffak olamadı. Ağzının içinde kalın« laşmış ve peltekleşmiş dili güçlükle dönüyordu. Maamafih, eski sermaye- sinin: : — Geçmiş olsün! Temonnisine, çetrefil lisanile teşela kür etti. Zavallı pek acınacak halde idi. Hissediyor, lâkin duyduğunu izhar ve ifadeden tamamile —âciz bu - lunuyordu. Bir ara, gözlerinden, has « sasiyeti kaybolmuş yanaklarına doğ - ru, sessiz sessiz yaşlar aktı. Rânânın, bu manzara karşısında; zaten yaralk yüreği büsbütün parçalanıyordu. Epey bir müddet onun yanında kaldı. Ba - şından geçenleri, fecaatini hafifleterek, hikâye etti, o söyledikçe, Benlinin de bazı şeyler anlatmak istediği belli olu" yordu. Nihayet, gözlerini kapadı, dala dı. Rânâ da, usulcacık odadan çıktı, di- şarıda Beberühi ile Şatarete mülâki oP du. (Arkası var; 4 İ Fdi J H rümlki vi v BÜMJM - WPE m.- 'J' a

Bu sayıdan diğer sayfalar: