28 Mayıs 1937 Tarihli Son Posta Gazetesi Sayfa 10

Saatlik sayfa görüntüleme limitine ulaştınız. 1 saat bekleyebilir veya abone olup limitinizi yükseltebilirsiniz.

Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

« Son Posta » nın tefrikası ; 36 Endülüs Şövalyesi Kadınlar, kısa birer çığlık kopararak sokağın kenarındaki evderin karanlık gölgelerine doğru kaçmışlardı. * -Abdurrahman, kendisine ilk yakla - şan neferi belinden yakalamış.. içi sa- man dolu-bir çüval gibi yukarı kaldır - dıktan sonra, beş adım ileri fırlatmıştı. Kimbilir hangi kemikleri şiddetle taşa çarpan nefer, hissettiği istırapla acı acı feryade başlamıştı. Zabit öfkeli bir sesle bağırmıştı: — Vay habis, vay..: Demek ki, hü - kümetin zabıtasına da karşı geliyor - sun, ha... Askerler, harbeleri üzerine çevirin.. hücum edin. Üç asker, harbeleri iki ellerile sımsı- kı kavramışlar, Abdurrahmanın üze - rine atılmışlardı... Abdurrahman, tek elile, bu harbelerden birini kavramış şiddetle çekerek askerin elinden almış- tı. Ve sonra, onu bir sopa gibi başının Üzerinde savurarak askerlerden biri - nin sağ koluna indirmiş.. askerin elin- deki harbe, beş adım ileri fırlamıştı. 'O asker de, acı bir feryat ile kolunu tuta tuta sahneden uzaklaşmıştı... Ü- çüncü neferin elindeki harbe, Abdur - rahmanın savurduğu bir darbe ile örta- sından kırılıvermişti. Dördüncü nefer, beş adım geri çeki- lerek, acıklı bir lisan ile: — Yâ, seydi!.. İnsan suretine girmiş olan bu cin veyahut periyi mutlaka tutmak lâzım mı?.. Eğer lâzımsa, lüt- fen siz de bana yardım edin. Demişti, Zabıta nazırının muavini, öfkesinden çıldıracak gibi bir hal almıştı. İki elile sımsıkı kılıcını kavrıyarak tepine te - pine bağırmaya başlamıştı:. — Korkma. Atıl üzerine... Bu, ne cin dir, ne de peridir. Küstah ve cür'etkâr bir serseriden başka bir şey değildir. Eğer onu yakalamıya muvaffak olur- san... Sözün alttarafı, zabıta nazırı muavi- ninin dudakları “arasında kalmıştı. Abdurrahman, bu Şamlı zabitin üzeri- ne atılmış; onun yakasından yakalamış: — Küstah.. cür'etkâr.. serseri, öyle mi?.. Ah efendi!.. Artık bu üç kelime- nin manasinı, sana öğretmek lâzım gel- di. ; Diye bağırmış.. bir çelmede onu yere yuvarlamıştı. — Zabıta nazırının muavini de, öteki neferler gibi acıklı bir feryat koparmış- tı. Fakat onlardan daha metin görüne- rek yattığı yerde kılıcını çekmiye dav- ranmıştı. Abdurahman, büyük bir sü- künetle, çelik gibi kuvvetli ayağını ki- licın üzerine basmıştı. Sopa gibi kul - landığı harbeyi de yere bırakmış; elle- rinin çevik bir hareketile, zabitin çuha şalvarının ağını iki tarafa çekmiş; par- çalamıştı. Ve harbeyi tekrar eline ala- rak; mehtabın parlak ışığı altında, ter- sine çevrilmiş kalaysız bir tencereyi andıran çıplak kıçına indirmeye başla- mıştı. Zabila nazirınin müuavini, bir taraf- tan, acı acı feryad ederek, etraftan im - dad çağırırken; diğer taraftan da kur- tulmıya çalışıyordu. Fakat Abdurrah - man sol elile onun ensesinden sımsıkı sımsıkıi '|ve berelerinizin bir an evvel geçmesini |kendisine yaklaşan ayak sesleri işit - bessüm olduğu halde: A, R. Abdurrahman kendisine ilk yaklaşan neferi belinde yakalamış, içi saman dolu bir çuval gibi yukarı kaldırdıktan sonra beş adım ileri fırlatmıştı Yazan : bastırdığı için, bu demir pençenin al - tında, güçlükle hareket edebiliyordu. Abdurrahman, mütemadiyen indir « diği darbelerin adedini sayıyordu. Ve arada sırada söyleniyordu: — Hiç telâş etmeyiniz, zabita nazırı muavini efendi... Sizin bana tayin et - tiğiniz elli kırbacın yerine, size elli so- pa takdim edeceğim. Bu suretle, küstah bir serseri olmayıp; Mmukabelede kusur etmiyen nazik bir adam olduğumu gös- tereceğim. Biraz daha sabrediın... Kırk altı.. kirk yedi.. kırk sekiz.. kırk dokuz.. tamam elli... Buyurun şimdi, serbestsi- niz, Abdurrahman, dudaklarında acı bir tebessümle geri çekilmişti. Sağ yumruğunu kalçasına, sol elini de kılıcının kabzasına dayıyarak: — Efendi!.. Memleketinize henüz gelmiş olan yabancı Berberilere daha nazikâne muamelede bulunmanız için, size bu gecelik bu küçük dersin kâf: ge-| leceğini zannediyorum... Şayet bu ders ile iktifa etmiyecek olursanız; tekrar bana müracaat etmekte sizi muhtar bı- rakıyorum, Adım, Abdurrahmandır. Bu ismi, unutmayın. Belki size lâzım o - lur... Şimdilik, Allaha ısmarladık. Yara temenni ederim, Demişti... Ve sonra, bornozunun sağ eteğini sol omuzuna atarak, karanlıklar içinde sür'atle ilerlemişti. * Abdurrahman, henüz kırk elli adım kadar gider gitmez, arkasından, sür'atle mişti. Başını çevirip baktığı zaman du- daklarında tatlı bir tebessüm husule gel mişti. Çünkü, mehtabın ışıkları altın - da, o iki İspanyol dilberinin koşa koşa kendisine yetişmek istediklerini farket- mMişti. b Nefes nefese kendisine yaklaşan ka - dınlar, büyük- bir telâş gösteriyorlar: — Kaçınız.. Allah âşkına kaçınız. Gi- dip bir yerde saklanınız. Eğer saklana- cak yeriniz yoksa, biz sizi saklıyabili - riz. Diyorlardı. Abdurrahman, sükünet ve soğuk kan- hlığından - hiç- bir şey kaybetmemişti. Dudaklarında gene şen ve şüh bir te -| (Arlkzası var) DOLAŞAMAJTSINIZ FAKAT H NZŞon Posta ÜLKEYİ HERGÜN DOLAŞIR.. deniz “Son Posta, nın büyük Limana yakın sa ş hillerdeki köylerde İspanyol ve Porte - kizlilerden bir çok kimseler vaktile bu- ralara yerieşip kal « —— mışlardı, Korsika adası es- a İki — Yunanlılarda — — (Kirnos ve Kornos) - adlarile maruf idi. | Yerlilerin, eski | İspanya ve Porte : | kizlilerden karışık o — larak (Epir) kavmı: — na mensup oldukla- * rı da sanılmaktadır. — Milâttan beş asır ön — ce bu adayı Karta - — £ calılar zaptetmişler. —— se de, uzun müddet £ burada barınamayıp Romalılara terket - mişlerdi. Romalılardan da bir kaç asır sonra Cenevelilerin eline geçmiş olan Korsi- ka adası şimdi İspanyanın tahakkümü altında bir İspanyol şövalyesi tarafın- dan idare ediliyordu, Korsikalılar şövalyeye karşı başkal- dırdıkları zaman derhal İspanya do - nanmaşı limana gelir ve bütün sahil- leri ateşlemeğe başlardı. Bu sebebten halkın bir çoğu Gravana ve Tavinyana nehirleri kıyılarında, bir kısmı da yük- sek dağlarda yaşarlardı. Seknesi bu kadar karıişık olan bir memleketin ticareti de bilgisi kadar ge- ri idi. Yerliler çok cahil, zenginler fazla mütebit ve zalim idiler. Şimalden ce - nuba doğru yüz seksen üç kilometre uzunluğunda bulunan bu büyük ada- nın bütün sahillerinde Akdenizin en meşhur korsanları barınabilirdi. Ara- zisi içeriye doğru çok ârızalı olduğun- dan buralara ancak maden araştırmak için çıkarlardı. Zaten Türk denizçileri Korsika lima- nına geldikleri zaman, Venedik kor - sanları (Gravana) nehri kıyılarında gümüş madeni işletmeğe gitmişlerdi. Barbarosun yolda yakalayıp (Cerbe)- ye bıraktığı sinyor Ciyovani Barbaro- sa yalan söylememişti.. O, Korsikanın madenleri bütün Akdeniz devletlerini doyurabilir, demişti, | ... İlk araştırmalar .. Buça bir sabah Doğan reisle konu- şuyordu: — Buraya gelen bütün korsanlar, gemilerini altın, bakır, gümüş ve soma- ki mermerle doldururlar. Sizin fik - riniz nedir? — Biz de boş dönmek niyetinde de- ğiliz... — Ben Barbarosa göz verdim.. ona buradaki gizli altın ve gümüş maden- lerini göstereceğim. Fakat, acaba reisi- niz sözünde durup da benim- hissemi verecek mi? Doğan bey gülerek cevap verdi: — Sen Türklerle ilk defâ görüşüyor- sun, 'değil mi? — Evet inanınız ki, bundan önce buraya bir Türk gelmemişti. Biz sizin ...... — Barbaros çok mert bir adamdır. Sözünde durur. Maamafih bizim gemi- lerde sözünde durmayan, kahpe ruhlu bir tek denizci yoktur. Siz vefakârlık- ta ne kadar ileri gitmişseniz, biz- Türk- ler de doğrulukta o nisbette nam vermi- şiz. Hiç merak etme! Hisseni fazlasile alacaksın! — O.halde bugün güneş battıktan bir saat sonra seninle birlikte limandan bir küçük gemi ile çıkalım.. ilk önce sana girintili bir körfez göstereceğim. Bu körfezde İspanyolların iki (maden mahzeni) vardır, Bunların birini ben- den başka kimse bilmez. romanı : 47 BARBAROS Korsan Peşinde Yazan : Celâl Cengiz — İt Buça Barbarosa gizli altın madenleri gösterecekti G — Bu mahzenler muhafaza altında değil midir? — Mahzenin demir kapıları daima kilitli durur, Ve etrafinda iki külübe- de sekiz on köylü yaşar, Bunlar zahir- de balıkçılık yaparlar., âsıl: vazifeleri bu mahzenleri muhafaza etmektir. — Şimdi nehir başında gümüş ma- deni üzerinde çalıştıkları söylenen İs- panyol korsanları kaç kişi kadar var- dır? — Beş yüz kişi kadar tahmin edilir. Fakat, biz söylediğim körfeze baskın yaparsak, orada karşımıza biraz önce bahsettiğim on köylü balıkçıdan başka kimse çıkmıyacak: — Emin misin?.. — Uzaktan göreceksiniz! Bu körfe - zin adı (Uğursuz liman) olduğu için hiç kimse oraya ayak basmaz. İspanyoi- lar buraya, halkı kandırmak için böyle bir ad takmışlardır. Ben iki kere git - tim.. hiç bir uğursuzlukla karşılaşma- dım, — Pekâlâ. O halde ben gidip mesele- yi Barabarosa anlatayım., kendisinden müsaade alayım. Ortalık kararınca yola çıkarız. * &* &* Barbaros müsaade etti.. Akşam güneşi battıktan bir saat son- ra, Doğan Bey gemisinin yelkenlerini Şişirdi.. Limandan ayrıldı. yordu, (Uğursuz Liman) a bir saat sonra va- racaklardı. Doğan Reis: — Mademki'orada on kişiden fazla kimse yok. İspanyolların gizledikleri al- lli : devirler bizce tamamen menedilmiştir. ahara devretmek istiyenler Bankamıza mele yapilmak lâzım geleceği hakkında ehemmiyetle ilân olunur». - (3020) Buça Doğanın gemisile birlikte gidi- ve gümüş tınları kolaylıkla elde edebiliriz, di - yordu. İspanyol korsanlarının bu körfezde- ki mahzenlerde sakladıkları altınlar * dan şövalye Petronun da haberi yok * tu. Gerçi altin kaçakcıları altınlarını eü çok bu sahilde gizliyorlardı. Fakat, Don Petro onları takib edecek vaziyette de“ Bildi. İspanyol şövalyesinin Korsikadaki nüfuz ve kuvveti su üstünde köpük ka- bilindendi. Petro bu köpüğü söndür - memek ve saltanatının temellerini yık* mamak için her şeye. göz yumuyor ' du. (Arkası WL İi — Nöbetçi î Eczaneler Büu gece nöbetçi olan eczaneler şunlardır: İstanbul cihetindekiler : Aksarayda: (Pertev), Fenerde: (Vİ- tall), Karagümrükte: (Fuat), Beyazıtta: (Cemil), Samatyada: (Rıdvan), GŞehzü- debaşında: (İ. Hakkı), Eyüpte: Beşir), Eminönünde: (Salih Necati), Küçükpazarda: (Hulüsi), Alemdarda: (Sırrı Asım), Bakırköyünde: — (Merkez), Şehremininde: (Hamdi). Beyoğlu cihetindekiler: İstiklâl caddesinde: — (Galatasaray). Tünelbaşında: — (Matkoöviç), Galatada: (Yeniyol), Fındıklıda: (Mustafa Nall), Cumhutiyet caddesinde: (Kürkçiyan), Kalyoncukulluğunda: (Zafiropulos), Fi- ruzağada: (Ertüğrul), Şişlide: (Asım), Bakırköyünde: (Nail Halid). Boğaziçi, Kadıköy ve Adalarda: Üsküdarda: (İttihadi, BSarıyerde: (- saf), Kadıköyünde: (Büyük), (Üçler), Büyükadada: (Şinasi Rıza), Heybelide: muktazi — malümatı (Halk). — ——7t Türkiye C. Merkez Bankası İstanbul Şubesinden: «Ecnebi memleketlerden Kliring yolile Bankamıza havale edilmiş veya edile- cek mebaliğin, lehdarlar tarafından Bankamız tavassutu olmaksızın ve ti veya borçlar. kanunundaki matlubun devri veya temliki şeklinde yapılacak olan Bu itibarla lehdarlardan matluplarıni müracaatla bu hususta ne şekilde muâ” almaları lüzumu “Türk Hava Kurumu BÜYÜK PiYANGOSU 2.cl keşide 11/Haziran/1937 dedir. Büyük ikramiye: 40.000 liradır... Bundan başka: 15.000, 12.000, 10.000 Liralık ikramiyelerl (20.000 ve 10.000) liralık iki adet mükâfat vardır.. Ayrıca: (3.000) liradan başlıyarak (20) liraya kadar büyük küçük birçok ikramiyelerle amortileri havi olan bu zengin istifade etmek için bir bilet almaktan çekinmeyiniz...

Bu sayıdan diğer sayfalar: