3 Mart 1936 Tarihli Son Posta Gazetesi Sayfa 9

Saatlik sayfa görüntüleme limitine ulaştınız. 1 saat bekleyebilir veya abone olup limitinizi yükseltebilirsiniz.

Metin içeriği (otomatik olarak oluşturulmuştur)

AA — FF ;î xoım KAI’IlARIII: Yazan: Gerhart Ellert — 109 — B/3/7936 Çeviren: Arif Cemil Attilâ da bir kadın ve bir zehirli şarapla dünyaya gözlerini yummuştu.. Attilânın Arması Tafında şiddetini deneyen fırtınanın iniltileri işitiliyordu. Nehrin hışıltısı da her zamandan daha fazla duyuluyor - du. Acaba buz parçaları mı akıp gidi- Yordu? İhtimal.. İsterse Tuna üzerin- deki bütün köprüler yıkılsın. Onlar artık bana lâzım değil. Zerkon nerede? Bana bir kadeh ge- İrmesini ona tenbih etmiştim. Evet, işte orada küçük bir duvar do- var; gümüş bir levha, Attilânın #rması, dolaba dayalı duruyor. Gü - Müş armanın önünde bir gümüş ka - var. Zerkon o kadehi doldurmuş mu? Vet, kadeh dolu. Orada kımıldanan ? Bak, küçük Zerkon köşeye bü- z“]Ilîıuş yoturuyor. Arkasına giydiği Üah düğün elbisesinin içinden çı - göze çarpıyor. Her zaman simsi - olan Zerkon bu gece kurşuni bir tenk almış.. Küçük odada yalnız bir meşale ya- Miyor, Salondaki meşalelerin ziyasın - sonra orası çok karanlık görünü - Yor. Yalnız karanlık değil, ayni za - — Manda soğuk. Kral titriyerek omuzun- i kürke daha sıkı sarıldı. Kadehin İçindekiler — «Zerkon, kadehi hazirladın mı?» Cüce bir kelime bile söylemeğe Muktedir olamadı. İztıraptan dudak - gerildi, beyaz dişleri meydana tı, korkunç bir sırıtma ile güldü. — «Kadehin içindekini içtikten son- — Tane kadar vaktim kalıyor?» Cüce iki elile gırtlağını tuttuktan — fonra; » diye - — bilai, Âttilâ başile tasdik etti. Ondan son- ın elini kadehe uzattı. Yarı yolda ko- «Yarın sabaha kadar... dondu. kaldı. Armanın düz gümüş | ı"hası önünde, aynaya bakıyormuş i kendisini gördü. Bir kadeh yeri- h l 'kı kadeh gördü. İkinci bir elin de tarafta duran kadehe doğru u - anı gördü. Bir kere daha boyle |bir şey olmuştu. Buna mukabil kalâ duvarlarının et- | çirkin maymun kafası daha ziya-. Aynadaki İnsan Attilânın dudakları: — «İç, kardeşim!.» kelimelerini fı- sıldadı. Aynadaki insan başile tasdik etti. Aynadaki insan gümüş kadehi eline aldı. — «Onu sen benden evvel mi bo - şaltacaksın ? » Aynadaki insan tekrar başile tasdik etti. Hayır, o değil, Attilâ başile tas - dik etti. Attilâ kadehi dudaklarına götürdü, boşalttıktan sonra gene ihtimamla gü- müş, armanın önüne koydu. Tekrar fısıldıyarak dedi ki: — «dki kadeh.. Bu sefer ben inti - hap ettim, Tanyü, kardeşim...» Bunu söyledikten sonra oradan çe - kildi. Gördüğü bir kapı kendisini o ta- rafa cezbetti. Fırtına kıyamet kaoparı- yordu. Fakat Attilâ işitmiyordu. Hol- deki Hünler hâlâ: — «Attilâ!» diye bağrıyorlardı, At- tilâ onları da işitmiyordu. Fakat, önünde durduğu kapının ar- kasından, bir insanın aşağı yukarı ge- zinmekte olduğunu işitti. Kral yavaşça kapıyı açtı. Halılarla süslenmiş olan odanın ortasında Bur- gonyalı kadın duruyordu. İldeko kra- la baktı ve kollarını açtı. Göğsünde kırmızı taşlı altın köstek pırıldayor - du. Kilidini Attilânın kendi ellerile aç- mak istediği o altın köstek... Attilâ adımlarının sesini işittirmi - yecek kadar yavaş basarak odadan içe- ri girdi. «t7 e İ Ertesi sabah iki yüz Hün, krallarının tabutu önünde duruyordu. İki yüz Hün, matem alâmeti olmak üzere yüz- lerini keserek kanlarını akıtıyordu. İster sahillerinde matem şarkıları o- kunuyordu; atlı postacılar matem ha- berini şimaldeki buzlu denizlere ce - nuptaki Meotis bataklıklarına ve tâ, şarka kadar uçuruyorlardı. SON Eski Fransız Başbakamnm Gafı (Bag tarafı 1 inci yüzde) Buna müteaddit şekillerde şahit ol- Blıııı bu akislerin tesirile ayni bahse ! i 2 L E'h Frınııı başbakanı — bu se- | W bilerek, neticesini göz İJ'“%' getirerek mi söylemiştir, yoksa ik - İ mevkiinden” uzaklaşma mecburiye - verdiği hiddete kapılarak düşünme - N mi sarfetmiştir? Dost Fransız mille - eski şefi hakkında şimdilik her şeye hüsnü niyet göstermeye mecbu - içindir ki Lavalin bu sözleri ak- it oluncıya kadar yanlışlıkla, söyle - İ zannediyor ve bizim bu zannımızı etmek üzere kendisine bir fırsat veri- Bu fırsat şudur: sabah Lavala aşağıda okuyacağmız çekerek beyanatının tavzihini is - f FE F Eski Fransız başbakanı bu telgrafa ce - '| Yunanistan Balkan Paktına Bağlı j * “ (Baş tarafı 1 inci yüzde) Wuııı.îıııınııbnbııpıkttınBıl- %İluı,mhkvvumve&lkınu- bağlıyan sıkı dostluk münasebet - btlndın sonraki inkişafını itimatla u.,_"'“**d' Bu ulusların terakkisi ve ' so'ğhı ile Çaldaris uyaşamadılar İı“_hnezm A.) — Übersi ge meli eski başbakan Çaldaris arasında, :Mîiı hükümeti kurulmasmı istih- 'd“ muııkereler, şimdiye kadar hiç wnneınıştır ÜB Askeri diktatörlük Na, 2 (Hususi) Zabitan çvap verirse mazeretini, vermezse mahiye - tini anlatacak ve bittabi o zaman ken - disile başka türlü konuşacağız. Bekliye - Eim. Bu sabah çektiğimiz telgraf şudur: M. LAVAL Paris «Son Vu mecmuasında çıkan beya- natınızda — muhaliflerinizin — hücum- ları — karşısında kendinizi (Tete de Turc) e benzetmeniz ve sonra bü tabirin ifade ettiği mâna doğru imiş gi kendinizin Türk olmadığınızı söyle - yerek Türkiyeyi hâlâ her yumruğa mü- tahammil bir müstemleke telâkki eder görünmeniz Türk efkârı umumiyesin -| de derin bir tesir yapmıştır. Bu sözü - nüzde Türk milletine bir hakaret kasti bulunmadığına eminiz. Fakat Türk etf- kârını tatmin için bunun tavzihini rica ederiz.» memleketin muhtaç olduğu kuvvet- li bir kabine kurulmasını temin için askeri diktatörlük ilânını istemek - || tedir. Kral ve hükümte de bu istek- lerini bildirmişlerdir. Gazetecilerin sualine sü bakanı general Papages zabitan tarafından böyle bir teşeb- büs vaki olduğunu teyit etmiştir Ve durum çok karışıktır. Kabotaj seferleri durdu Atina, 2 (Hususi) — Kabotaj se- ferlerini yapan vapurlar, hükümet- ten istedikleri yardımı temin ede - mediklerinden faaliyetlerini etmişlerdir. SON POSTA TADıI-I-TEN FIKRALAR Kabinede Evlât - Torun Münakaşası Giritli Mustafa Naili Paşanın sadareti esnasında büyük Reşit Paşa hariciye nazırı idi. Bir gün meclisi vükelâda istikraz mü- zakeresi için ihtisas erbabından birinin Pa- '|rise gönderilmesi meselesi müzakereye ko- nuldu. Sadrâzam: «Pariste bizim mahdum Veli Paşa sefaratle bulunurken buradan bir başkasının memuren izamı nice olur? » dedi. Reşit Paşa: «Evet efendim, öyle amma bu iş umuru maliyedendir ve bir mütehassısın Pariste huzuru lâzımdır» yo- lunda mütalea beyan etti. Mustafa Paşa, evvelki sözünü, fakat bu defa daha şiddetli bir surette tekrar etmekle beraber «bura- dan memur gitmesi benim dağ gibi oğlu - mun haysiyetine dokunmaz mı?» dedi. Hariciye nazırının tekrar itiraz etmesi ve bir mütehassısın izamındaki lüzumu be- yan eylemesi üzerine sadrâzam Mustafa Paşa bu defa evvelkilerden daha şiddetli bir surette itiraz ve «ben de kendimin ne olduğumu bilmiyorum ki!.. Sözümü dinle - miyorsun, orada oturmuşsun (iki elini ağzi üzerine koyarak) ağzımı kapayıp diledi - ğini yapıyorsun. Geçende bacak kadar to- runun vefat ettiği vakit dünya başına zin- | dan kesildi. Halbuki benim boyum bera - ber oğlum orada elçi iken bu işi bir diğerine gördürürsek anın şanına halel getirmez mi? Bu başka şey değil evlâttır» dedi. Bir müddet evvel mahdümu —Ahmet Celâl Paşanın oğlunun yani torununun ölü- münden dolayı fevkalâde müteessir bulun- makta olan, ve yanında çocuk lâkırdısı bi- le edilmiyen Reşit Paşanın yüzü kıpkırmızı kesildi: «Affedersiniz paşa hazretleri, biz de sizin her dediğinize peki diyecek dal - kavuklardan değiliz. Allah sadrâzamlığı - nizı mübarek buyursun. Siz sadrâzam ise- niz ben de sizin kavasbaşınız değilim al Ben de üç defa o makamı işgal ettim» de- yip çubuğunu sürdü, odadan çıktı. Reşit Paşanın teveccühünü kazanmak için hiç bir fırsatı kaçırmak istemiyen nazırlar da tamamen denecek surette meclisi terk ile hepsi Reşit Paşanın yanına gittiler. Paşa - nın hiddetini gidermek için bir hayli dedi- kodu yapıldı. Beri tarafta ise yapayalnız kalan zavallı Giritli melül melül — etrafına bakmağa başladı. Nihayet bir çok rica ve niyazdan sonra Reşit Paşa tekrar meclise getirilebildi. Yeniden yapılan — müzakere neticesinde istikraz akdine memüren bir mütehassıs gönderilmesi, ve Veli Paşanın da muamelâta nezaret eylemesi ikisi ortası bir karar verildi. yolunda Ertesi gün sadrâzamiın infisali vuku bul- du. Sadarete Reşit Paşa getirildi. Yeni sadrâzamın hemen yaptığı işlerden biri de, Fransa hükümetinin ısrarına rağmen, Veli Paşayı Paris sefaretinden kaldırmak, oğlu Mehmet Cemil Beyi Paris sefiri tayin etmek oldu. Mehmet Zeki İngiliz gazeteci beraet etti Avrupadan İstanbula beraber se- yahat ettiği arkadaşı Janetin Tepe- başında Alp otelinde 1000 dinarı ile 500 frangın çaldığı iddiasile ikin - ci asliye cezada mevkufen durüş - ması yapılan İngiliz gazete muhbiri Robert Stranın muhakemesi dün sona ermiştir. Suçu sabit olmadığı için Robert Stravn beraet etmiştir. TAKViM MART Rürat söene Arabi sene 1352 3 1355 Kasım — İResmi ııı( Şubat 117 1936 19 SALI SABAH ge İMSAK s. | D. | Zilhicce Eg T 35. 12 | 80 8 10 | 60 () BZ - 4 | 52 Öğle | İkindi | Akşam| Yatsı 8. |D.| S.|D.|S.İD. (. |D. E, | 6les| 9(salı2|—| 1|30 Z. |12(26115/85118|(02119 83 tatil | Bayram namazı Saat Dakika Zevali 7 6 Ezani ı B ÂYE Yazan : Ergul Bir esirin cep defteri (Aşağıda okuyacağınız satırları, bir efsane zannetmeyiniz. Viyana- da çıkan «Naye Fraye Prese» ga- zetesinin sütunlarına — geçmiş, ha- kiki bir vak'adır.) 14 Nisan 329 — Edirnenin sükut ettiği gün ezgin ve bitkin bir halde getirdikleri Hilâliahmer hastanesin - den dışarı ayağımı atmamıştım. Bu akşam, doktor Kemal Cenap bana hastanenin uzun koridorunda tesadüf etti. Karaağaçtaki gazinoya kadar git- mek için büyük bir israr gösterdi. Kalbimde, esbabını tahlil edemiye - cek bir istırap ile ona refakat ettim. Beraberce gazinoya gittik. Hava, ılık- tı. Önun için bahçede oturmayı - ter - cih ettik. Düşman askerlerinin âvare ve ser - seri dolaşışları, bana büyük bir asabi- yet verdi. Daha bir ay evvel zafer ü- mitleriyle bastığım bu topraklar üze - rinde şimdi sönük ve silik bBir nokta gibi durmak, bana çok acı geldi: Ben, bu acıların istırabiyle mütees- sir iken arkamızdan bir ses yükseldi: — Ooo, beyler.. Siz, burada ha... Nasıl oldu ,böyle?... Başımızı çevirdik, Avustürya kon- solosu, Mösyö Abel... Bu tatlı sözlü ve şirin çehreli adam, bütün muhasa - ra müddetince bize çok büyük dost - luk göstermişti. Siperlerden sehre in - diğimiz zaman onun evine uğrar, bir kaç saat lâf atardık. İki dilber hazı, mutlaka bize birer şekerli kahve pi - şirir; ve sonra da piyanoda bazı şey - ler çalarak top ateşleri, mitralyöz tar - rakaları, yaylım ateşi sesleriyle buna- lan dimağımıza muvakkaten olsun, bir zevk verirlerdi. Bugün, Mösyö Abelin çehresinde, derin bir kederin gölgesi vardı. Kemal Cenap Beyin: — Sizi müteessir görüyorum . Demesine mukabil: — Evet, çok müteessirim. Çünkü, çavuş Rohan feci bir ölümle öldü. Diye mırıldandı. — Çavuş Rohan kim2. — Efendim, kale muhasara altına girdiği zaman, bir hısımını görmek için bizim Avusturya istihkâm çavuş- larından Rohan isminde bir adam bu- raya gelmişti .Kale muhasara edilince, tabit o da burada bizimle kaldı. Za - vallı adam, bizim ianemizle perişan bir halde yaşadı. Nihayet, kale sükut etti. Bu adam da memleketine gitmek için izin istedi. Fakat Bulgarlar, bu a- damın Avusturyalı bir istihkâm çavu- şu olduğunu öğrenir öğrenmez, der - hal: — Ha.. Biz kalede ecnebi mütehas- sıslar olduğunu — tahmin ediyorduk. Demek ki, bunlardan biri de sensin. Diye yakasına yapıştılar. Ve hak - kında tahkikata başladılar.. Tahkikat, Rohan çavuşun lehine netice verdi. Yüzlerce şahit, bu adamın siperlere adım atmadığına şahadet etti... Bul - gar kumandanı: — Bir kere de Sofyadan sorayım.. Ondan sonra izin veririm... * Dedi... Aradan bir lıafta geçtı Vi - yanada bulunan ailesinden Rohana bir mektup geldi. Mektupta şu satırlar görünmekte idi: ( Sen; bir alçak, bir namussuzsun. Bülgarlar, Edirneye girdikleri za- man, onların ayaklarına kapanmiş - hayatını bağışlamaları için yalvarmış- sın. Bunu buradaki gazeteler, Bulgar gazetelerinden naklettiler. Ve bizim de rezil ve rüsvay olmamıza sebebiyet verdiler. Artık, senin gibi ölümden korkan bir aile ferdi tanımıyoruz.) Rohan, bu mektubu okuduktan son- ra; az kalsın, çıldıracaktı... Koştu, ba- na geldi. Meseleyi hikâye etti: — Ben, ölümden korkmadığımı bütün dünyaya ilân edeceğim.. Dedi... Onu mecnunane bir hare - kete atılmaktan güçlükle vaz geçire - bildim. Ve bugun onu memleketme habu Ş*;., Konsolos kavası, onun odasına girdi « ği zaman, bu zavallı genci yerde ve pıhtılaşmış kanlar içinde bulunca, şa- şırmış kalmış. Meğerse, bu - iftiraya tahammül edemeyen Rohan çavuşun beyninde bir damar parçalanmı lll v Yarın merasimle cenazesini kaldıraca- ğgiz. Mösyö Abel ,dalgın ve düşünceli bir halde uzaklaşırken, Kemal Cenap Beyle göz göze geldim: — Bu adam, bizim uğrumuzda ha- yatını feda etti. Acaba, buna karşı bir vazifemiz yok mu?.. Dedim... Kemal Cenap Bey, derin bir acı ile înledi — Acaba, ne yapabiliriz?. Ş Diye mukabil bir sualle cevap ver- t 15 Nisan — Sabahleyin erkenden sertabip Mekki Beyin odasına girdim : — Sizden, on beş nefer istiyormu. Bugün bir saat için bunları benim em rime veriniz. Dedim... Mekki Bey sordu: — Bunlarla bir yere mi gideceksi- riz), — Evet.. — Nereye2. — Pek yakın bir yere.. Fakat bu yolun ölüme kadar uzaması da muh « temel.. Mekkı Bey, merak ve telâşla izahat istedi. Söylediğim sözleri, sonuna ka - dar dinledi. Atılacağım teşebbüste, bana hak verdi. — Pekâlâ... On beş nefer - seçiniz.. Türkün kadirşinaslığını ve vefakârlı ğgını gösteriniz.. Dedi. Derhal aşağıya indim. Anadolu ef- radından on beş nefer seçtim. Bunla « ra, şu emri verdim: — Şimdi, güzelce tıraş olacaksınız. Hepiniz, birer manevra kayısı bula - rak cebinize sokacaksınız. Ondan sonra, hastaneden birer ikişer çıka -« caksınız.. Edirneden gelen ve Karaa « İğacta sapan yolun tam karsşısındaki kahvenin yanındaki çayırlıkta pera - kende bir surette oturacaksınız. Ben o kahveye gelip oturduktan sonra da, gözlerinizi benden ayırmıyacaksınız. On beş göğüs birden gürledi; on beş ağız birden cevap verdi: — Başüstüne, Ziya çavuş!.. Ben de ayni suretle hareket ettim. Tıraş oldum. Manevra kayışımı, cebi- me soktuni. Hastaneden çıkıyordum.. Doktor yüzbaşı Hasan Bey, yanıma geldi: — Ben de seninle beraber gelece « gim. v Dedi... Şimdi benimle ölüme gide- cek bir arkadaş daha çıkması, bana dünyanın en büyük kudret ve kuvve-» tini vermişti. Kahveye gittik. Gözlerimizi, Edir - neye giden uzun yola diktik. Aradan yarım saat kadar geçti. U- zaktan bir araba kafilesi sökün etti. Kalbim fena halde çarpmıya başladı .. Eminim ki, Hasan Bey de ayni halde idi. Arabalar otuz hatveye yaklaşınca, derhal yerimden kalktım, Bir işaretle, orada dağınık bir halde bulunan as - kerleri topladım. Başlarında durdum. On beş nefer, derhal bir dizi haline geldi. Adırnaz dağlılarından bir on « başı, başlarına' geçti... Ben, bir ordu kumandanı azametiyle emir verdim: — Kollarınızdaki Hilâliahımer işa - retlerini çıkarın. Ceplerinize koyun . Manevra kayışlarını -takın.. Onbaşı bu emri tekrar - etti. derhal icra edildi. Artık cenaze arabası, za gelmişti. Kumandayı bizzat deruh- te ettim. Ve sert bir sesle, şu kuman - dayı verdim: i — Dikkatl.. Hazir ol... Önümüz - den geçen cenaze arabaama Bakl!... Ellenmız kalktı Zavallı Rohan ça: Emir tam hizamı « î ) * | D Bi | İE & & &

Bu sayıdan diğer sayfalar: